Hasankeyf'i Yaşatma Derneği'nden Ayboğa Ilısu Barajı garantarörlerinin OECD ve
Dünya Bankası standarlarına yani kendi belirledikleri kriterlere göre hareket
etmeleri gerektiğini söylüyor. "Baraj için karar verirken paydaşlık süreci şart"
BİA Haber Merkezi
21/10/2006 Emine ÖZCAN BİA (İstanbul) - "Avusturya, Almanya ve İsviçre hükümetlerince
alınacak 'Ilısu'ya evet' kararıyla, tüm insanlığın önemli bir kültürel mirasını
yok edebileceklerini, on binleri yoksulluğa mahkum edebileceklerini ve ülkemizin
son doğal büyük ekosistemlerinden birini ortadan kaldıracaklarını unutmamalılar.Enerji
ve sulama ihtiyacının karşılanmasında barajdan başka alternatifler de var."
Hasankeyf'i Yaşatma Derneği'nden Ercan Ayboğa ile siyasilerin bir yandan Hasankeyf'in
taşınacağına ve korunacağına ilişkin demeçlerinin ve diğer yandan Ilısu Barajı'nın
açılış töreninin medyaya yansıdığı günlerde yani geçen ağustosta konuşmuştuk.
Ayboğa "Siyasiler Hasankeyf hakkında resmen kamuoyunu yanıltıyor. Hasankeyf'in
taşınması mümkün değil. Üstelik Ilısu Baraj projesi kesinlikle bu haliyle ayakları
yere basmayan bir proje. Ancak Ilısu Barajına dair son karar siyasi bir karar
çünkü ülkelerarası stratejik öneme sahip" demişti.
Gerek sivil toplum örgütleri gerekse ziyaret ederek görüşlerine başvurduğumuz
bölge halkı yaptıkları eylemlerle baraja karşı olduklarını dile getirdiler.
Ayboğa'nın dikkat çektiği gelişme baraja finansör olacak ülkelerin yapacakları
Türkiye ziyareti olmuştu.
Geldiler, hükümeti de, bölge halkını da, yerel yönetimleri de, STK'ları da dinlediler.
Sonrasını Ayboğa'ya soruyoruz.
En son finansör olacak heyet gelmişti. Onun ardından neler oldu?
Evet, 21-26 Ağustos arası Avusturya, Almanya ve İsviçre'den hükümetlere bağlı
İhracat Kredi Kuruluşları (ECA) ve hükümetlerin değişik çalışanlarından oluşan
18 kişilik heyet geldi.
Kendileri gelip alında bir kesim çıkar bekleyenlerin dışında kimsenin bu projeyi
istemediğini görmüş oldular.
Yine ortaya çıkacak sosyal, çevresel ve kültürel/tarihsel kayıpları daha iyi
anladılar.
Sonra Diyarbakır ve Batman'da onlarca STK, Hasankeyf, Diyarbakır ve Batman belediye
başkanları ve köylülerle görüştüler.
Eğer kendileri tarafından ortaya atılan kriter ve standartlara yani Dünya Bankası
ve Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) standartlarına bağlı kalırlarsa
Ilısu Barajı'nın kredi garantörlüğüne "hayır" demeleri gerekiyor.
Aksi durumda son yıllarda tartışılıp geliştirilen tüm bu yaklaşımların boşuna
çıkacak olmasının yanı sıra ECA'ların inandırıcılığının yitirmesi söz konusu.
Bunu biz ve Avrupalı STK'lar son üç haftadır ECA'lara yolladığımız mektuplarla
ortaya koyduk.
Heyet döndükten sonra Eylül ayında ECA'lar toplandı ve kendi hükümetlerine Ilısu
Barajı'yla ilgili rapor sundular.
Ortaya çıkan şudur: Aslında bu projeye 'hayır' denilmesi gerekir, öncesinde hazırlanan
Çevre Etki Değerlendirme Raporu (ÇED-R) ve Yeniden Yerleşim Eylem Planı (YYEP)
bugüne kadar görülen en kötü rapor ve planlar.
Ancak diğer taraftan "Avrupalı şirketler bu projeyi gerçekleştirmezlerse Çinli
şirketler gerçekleştirecek ve bu durumda da çok daha az standart yerine getirilecek.
Avrupa ile Ilısu Barajı yapılırsa yüksek standart garantilenmiş oluyor" da denildi.
Ardından Almanya ve Avusturya ülkelerinin ilgili bakanlıkları eylül sonunda bu
konuyu ilk defa görüştüler.
İlk eğilim "şartlı evet". Aslında işin özüne inersek 'eğer Avrupalı şirketler
projeyi yapmazlarsa, ECA'lar Türkiye'de baraj ve hidroelektrik enerji pazarını
kaybedebilir, en azından bu şekilde yararlanmayabilir' korkusu var.
Peki geleceğe ilişkin öngörünüz nedir?
Bizim talebimiz kendi ülkelerinde geçerli olan sosyal ve çevre kriterlerinin
buradaki projeler için de geçerli olmasıdır.
Avusturya, Almanya ve İsviçre hükümetlerince alınacak 'Ilısu'ya evet' kararıyla,
tüm insanlığın önemli bir kültürel mirasını yok edebileceklerini, on binleri yoksulluğa
mahkum edebileceklerini ve ülkemizin son doğal büyük ekosistemlerinden birini
yok edebileceklerini unutmamalılar.
Yine heyetten bazı kişiler bize şunu da sormuştu: 'Eğer biz sosyal açıdan sağlıklı
bir yeniden yerleşimi garantiye alırsak ve Ilısu baraj gölünün su kalitesini sağlayabilirsek
projeye evet der misiniz?'
Cevabımız tabii ki 'hayır'dı. Niye mi?
* Kültürel mirasımız her halükarda yok olacak.
* Hayati önemde olan Dicle vadisi ekosistemi büyük ve asla giderilemez zarar
görecek.
* Türkiye Cumhuriyeti, bugüne kadar sağlıklı bir yeniden yerleşim gerçekleştirmemiş
ve son dönemlerde bunu düzenleyeceğine dair bir belirti de yok. Ayrıca projeden
etkilenen halkla, yerel yönetimlerle ve STK'larla diyalog geliştirilmedi.
* Ilısu Barajı'nın her açıdan alternatifleri var.
Umarız bu saydığım olasılıkları anlamışlardır.
Avusturya, Almanya ve İsviçre hükümetlerinin Kasım'da karar verme ihtimali çok
yüksek.
Belki de Noel'den hemen önce karar alırlar. Çünkü herkesin tatile hazırlandığı
sırada tepkiler de sınırlı olacağından stratejik bir dönem.
Bunun yanında Avusturya'da hükümet değişikliği bir ay içinde bekleniyor. Bundan
dolayı Avusturya'nın karar alması aksayabilir.
Aksarsa biz de zaman kazanmış oluruz.
Eğer Avusturya, Almanya ve İsviçre bu projeye "evet" derlerse ortaya çıkacak
tüm olumsuzluklardan kendileri de doğrudan sorumlu olacak. Türkiye hükümeti, Enerji
Bakanlığı ve Devlet Su İşleri (DSİ) kadar onlar da 'suçlu' olacaklar.
Herkes bilsin ki, bizim mücadelemiz her şeye rağmen kararlıkla devam edecek.
Barajın inşaatı başlasa da, baraj inşaatı tamamlansa da, barajda su tutulsa da
mücadeleyi sürdürmekte kararlıyız.
Türkiye'de Hasankeyf ve Ilısu Barajı'nın medyada nasıl yer bulduğunu takip ediyoruz.
Fakat yabancı medyanın konuya bakışını siz nasıl değerlendiriyorsunuz?
Mart ayından bu yana Avrupa basını, Ilısu Barajı konusunu daha fazla işlemeye
başladı.
Özellikle Ilısu Konsorsiyumu tarafından ihracat kredi garantörlüğü için yapılan
başvuru ülkelerinde yani Avusturya, Almanya ve İsviçre'de bu konu gündeme tam
oturdu.
Mart'tan bugüne kadar bir hafta arayla bölgeye Avrupa ve İstanbul'da bulunan
uluslararası basın mensupları geliyor.
Gelen basın kuruluşları sol, liberal ve sağ medya kuruluşlarından. Yani sadece
"sol" diye tanımlamamız eksiklik olur.
Avrupalı basın kuruluşların hepsi Ilısu Barajı konusuna eleştirel bakarak ağırlıklı
olarak baraja karşı kampanya yürüten girişim ve kampanyalara yer veriyor.
Ilısu Barajı'nın Avusturya, Almanya ve İsviçre ülkelerince finanse edilmesinin
bir skandal olacağını bir çoğu yazıyor.
Bu üç ülkenin dışında Arap, Fransız, İngiliz, Hollandalı ve en son İtalyan basın
kuruluşları da haber yapmaya başladı.ü
Tabi ki Ilısu Barajı'nın finansı Avrupa'dan da sağlanacağı için Avrupalı basının
bu konuyu işlemesi çok önemli.
Avrupa'daki haberler belli oranda hükümetlerce dikkate alınıyor. Ancak bu Türkiye'de
geçerli değil.
Biz Avrupa medyasının yanında Türkiye'de de medyanın nasıl baktığına önem veriyoruz.
Çünkü sonuçta mücadele burada veriliyor.
"Ilısu/Hasankeyf" konusuna belli düzeyde olumlu bir ilgi var. Fakat daha da geliştirilmeli
ki kamuoyunun baraja karşı tepki göstermesi kolaylaşsın.
Yapılmak istenen kültür ve tarih soykırımı, ekolojik dengeleri alt üst eden ve
sosyal bir facia. Bunu durdurmak hepimizin görevidir.
Bir su uzmanı olarak baraj politikaları hayatımızı nasıl etkiliyor? Örnek verebilir
misiniz?
Barajlar öyle yapılar ki hayatın ve çevrenin çok değişik alanlarında ciddi etkilere
neden olabiliyor.
İnsan toplulukları bin yıllardır nehirlerin önlerine setler koyuyor. Ancak 20.
yüzyılla beraber bu setler yükseltildi.
Barajlar yükseldikçe daha fazla alanı su altında bırakarak çevre, sosyal yapı
ve kültürel miras üzerinde kapsamlı etkilere neden oluyorlar.
Bir defa büyük barajlar büyük alanları su altında bırakarak binlerce hatta milyonlarca
insanın göç etmesine neden oluyor.
Genelde bu insanlara ya hiç ya da yetersiz tazminat ve yaşam perspektifi veriliyor.
Bir insanı yerinden etmek, her şeyiyle çevresinden koparmak onu aslında belirsizliğe
sevk etmektir.
Bugüne kadar en 50 ile 90 milyon arası insan barajlardan dolayı göç etmek zorunda
kaldı. Bu oran Türkiye'de yaklaşık 400 bin.
Sonra barajlar ekosistemleri de yok etme noktasına getiriyor. Enn azından bundan
sonra herhangi bir ekosistem yok edilmemeli.
Vadileri su altında bırakmak flora ve faunayı büyük oranda tahrip etmek demek.
Çevresinde yaşayan hayvanları da ciddi olarak olumsuz etkiliyor.Göllerin oluşumu
nem oranın artmasına neden olarak iklimi değiştirir.
Yine dünyanın bir çok yerinde toplumsal kimliğin bileşenlerinden olan kültürel
miras da baraj göllerinin tehdidi altında. İnsanlığın geçmişini anlamak açısından
nehir vadileri genelde çok önemli.
Dicle ve Fırat nehirleri ise uygarlıkların gelişimi açısından çok önemli nehirlerdir.
Yine bir çok ülkede ekonomik, sosyal ve kültürel yaşam vadilerde yoğunlaşıyor.
Teknik boyutuna inersek barajların en başta sedimentasyonla yani havzanın kum
ve tortuyla dolmasıdır ki bundan dolayı bir çok barajın ömrü semi-arid olan bölgemizde
50 yılı geçmez.
Ayrıca barajlar buharlaşma sonucu ciddi oranda su kaybediyorlar. Bu oran kurak
yerlerde daha da yüksek. Oluşan barajların su kalitesi çoğu zaman ciddi sorun.
Kentsel alanlar ve tarımsal alanlardan atık su baraj gölüne akıyor.
Baraj gölleri böylece tropikal ve değişik hastalıklara yaygın bir şekilde neden
olabilir. Nehirden içme suyu sağlayan topluluklar da farklı arayışlara gitmeli.
Barajın hiçbir yararı yok mu?
Gerçekten toplumlara hissedilir yararı olan barajlar da olmuştur. Hatta sayıları
da az da değil. Bazı ülkelerin kalkınmasını barajsız düşünemiyorsunuz. Peki bu
durumda bizim yaklaşımımız nasıl olmalıdır?
Tüm barajları baştan sona reddetmek mi? Bu eksik bir yaklaşım. Ama tüm baraj
projelerine eleştirel yaklaşmak gerekli.
Karar verme için paydaşlık süreci çerçevesi
Bizim önerdiğimiz kapsamlı, demokratik ve şeffaf bir paydaşlık sürecidir. Yani
eğer bir baraj projesi ortaya atılıyorsa barajdan doğrudan etkilenen tüm insanlar,
topluluklar, dolaylı etkilenen insanlar da, etkilenen yerel yönetimler ve STK'lar
proje sahipleri yani hükümet ve onun kurumları ile bir araya gelip bu konuda karar
vermeli.
Ve karar geniş bir süre alternatifleriyle tartışıldıktan sonra ortak bir şekilde
verilmeli.
Hükümet tek başına hareket etmemeli. Kamuoyunun tüm kesimleri de zaman zaman
bu tartışmaya katılabilir. Buna kısaca şu da diyebiliriz: Karar verme için paydaşlık
süreci çerçevesi.
Barajların iki temel yapılış nedeni var: Enerji ve sulama. Bugünkü tecrübe ve
bilgi düzeyi gösteriyor ki bu iki ihtiyacı sağlayacak alternatifleri, daha sağlıklı
yolları var.
Hakkari'de askerler çöp eylemi yaptılar. Fakat daha önce de yine askeriye yörede
yaşayanların iddiasına göre güvenlik gerekçesiyle küçük bir alanı yakarken Şırnak'ta
binlerce hektar alanın yanmasına neden olmuştu. Eğer konu çevre ve canlı yaşamı
sağlığı ise bu çevre politikalarının anlamı ne?
Hakkari'de çöp sorunu olabilir ama ciddi boyutlarda değil. Tabii ki bu eylem
tamamen siyasi nedenlerden dolayı yapıldı. Amaç halkın seçtiği ve sevdiği belediyeyi
zora sokmaktı.
Şüphesiz bu eylem iki yüzlü. Ortada çok ciddi çevre ve insan hakları sorunları
varken -tıpkı Hasankeyf gibi- tavır almamak bu ikiyüzlülüğün göstergesi.
Bildiğimiz gibi devletin kuruluşu olan DSİ tüm nehirlere baraj ve hidroelektrik
santraller kurmak istiyor. Türkiye'de 700 civarı büyük baraj (uluslararası kriter:
15 metreden yüksek) ve 138 hidroelektrik santral (HES) var.. Şu an 35 HES yapım
aşamasında ve 520 civarı HES de planlanıyor.
Yani çok büyük bir tehditle karşı karşıyayız.
Evet tüm ülkede barajlar yapılırken kültürel miras, doğa ve göç boyutları pek
dikkate alınmıyor. Aslında yapıların uzun vadeli çok pahalıya mal olacağı unutuluyor.
Barajları yapan kuruluş aynı kuruluş, yani DSİ olduğu için temelde bir fark yok.
Hasankeyf batıda olsaydı nasıl olurdu?
Ancak Hasankeyf gibi önemli bir antik şehir batıda olsaydı baraj için bu derece
ısrar edilir miydi? sorusuna kesin cevap vermek kolay değil.
Ama Truva ve Efes'i hiç bir baraj su altında bırakamaz. Doğunun az gelişmişliği,
doğudaki toplumuna olan siyasi önyargılar yaklaşımda kısmi farklılık getiriyor.
Bundan dolayı Hasankeyf'in daha da tanınması önemli.
Film, belgesel, arkeolojik buluntuların tanıtımı, klip çekimi gibi kanallarla
Hasankeyf ne kadar çok gündeme gelirse o kadar yararlı olur. Doğunun o zenginliği
ve insanlık tarihi açısından oynadığı önemi kavratılması bir hedef olmalı.
Sonuçta bu ülkede hepimizin karlı karşıya kaldığı tehlikeler aynı. Bunun için
batı-doğu fark etmeden harekete geçmek ciddi ihtiyaç.
Son olarak uzun dönemdir çalışmalar yürüten Hasankeyf'i Yaşatma Girişimi'nin
talepleri, aktiviteleri, planları neler?
Stratejimizi önümüzdeki yedi yıla göre ayarlamaya başladık. Yani bir kaç ay içinde
baraj inşaatı eğer başlarsa ki pek ihtimal vermiyoruz, suyun toplanmasına kadar
yedi yılımız kalacak. Sonuna kadar mücadele edeceğiz.
Kendi örgütlülüğümüzü bölgemizde daha da geliştirmemiz gerekir. Önemli olan birinci
derecede etkilenen insanları daha da bilgilendirip harekete geçirmemizdir ki bizden
beklenen de bu.
Sonra ülkenin batısıyla ilişkilerimizi geliştirip güçlendirmemiz lazım. Barajlara
yönelik çalışan hareketlerle ilişkilendik, bunu ileri bir aşamaya taşımamız lazım.
Az önce bahsettiğim paydaşlık süreci bir hedefimiz olmalı. Uluslararası ilişkileri
de geliştirmemiz de unutulmamalı, uluslararası boyuttaki bilgi ve mücadelelerden
öğrenebileceklerimiz var.
Eğer bugün çevre hareketleri başarılı olursa bu çok ciddi kazanç olacak. Toplumun
ilerlemesi ve demokratikleşmesine önemli katkı bulunacak. Bunun da bilinciyle
hareket ediyoruz.