Yapı malzemeleri arasında en soğuk malzeme gibi görünen beton, mimar ve tasarımcılar
tarafından artık bambaşka özellikleri de keşfedilen bir malzeme olarak dikkat
çekiyor. Bunda en büyük pay teknolojinin; çünkü beton artık ışık geçiriyor, istenen
her biçime girebiliyor, sandalyelerden raflara kadar her yerde kullanılabiliyor.
Çoğu malzemeden daha ucuz, uygulaması öteki malzemelere oranla çok daha kolay,
bilinen en eski ve dayanıklı malzemelerden biri olan betonun sunduğu tasarım olanakları
günümüzde nerdeyse sınırsız. Tek gereken belki de yalnızca biraz hayal gücü.
Son dönemlerde hep yerilmiş olan bu malzemeye hak ettiği onuru geri verense Paris
Sanat ve Zanaat Müzesi’nin (Paris Arts et Métiers Museum) evsahipliği yaptığı
sıradışı bir sergi.
Yapı malzemelerinde dünya liderlerinden olan Lafarge’ın sponsorluğunda 31 Mayıs
2006’da Paris’te açılan, “Beton Sizi Şaşırtacak” (Bétons: étonnez-vous) sergisi
5 Kasım’a kadar sürecek.
Betona tarihsel, bilimsel ve sanatsal açılardan yaklaşan sergi, dünyada sudan
sonra en çok tüketilen ürün olan betonu birden fazla kullanım alanı olan, çok
yönlü bir malzeme olarak, yapı profesyonellerinin yanısıra halka tanıtmayı amaçlıyor.
Sergi üç bölüm olarak düzenlenmiş:
• Betonun tarihçesi,
• Betonla ilgili araştırmalar ve gelecekteki araştırma alanları,
• Beton mimarlığının geleceği: konstrüksiyon alanında devrim yaratmış projelerin
sunumu ve betondan yapılmış alışılmadık objeler.
Serginin bu üç ayrı bölümü farklı renklerle kodlanmış: koyu gri, betonun tarihçesiyle
ilgili bölümleri; pembe, araştırma; sarı ise çağdaş konstrüksiyon bölümlerini
simgeliyor.
Dünyadaki en iyi beton uzmanlarından biri olan, Lafarge Araştırma Merkezi’nin
Bilimsel Araştırmalar Yöneticisi Paul Acker, serginin danışmanlığını Bertrand
Lemoine ve Etienne Guyon ile birlikte yapmış.
Sergiyi gezerken konuştuğumuz “Bétons: étonnez-vous!” sergisinin proje yöneticisi
Eloïse Régnier, “Sergi betonun ne olduğunu, nasıl keşfedildiğini ve biliminsanlarının,
araştırmacıların ve mühendislerin, betonun kalitesini ve özelliklerini keşfedildiği
ilkgünden bugüne nasıl geliştirdiklerini halka ve ilgililerine açıklamayı amaçlıyor.
Betonla ilgili bütün gerçekleri göz önüne sererken, insanların İkinci Dünya Savaşı’ndan
sonra yapılmış kötü konstrüksiyonlar ve betonun 1960’ların varoşlarındaki kullanımı
nedeniyle genellikle gri ve çirkin diye tanımlanan bu malzemeyle ilgili önyargılarını
değiştirmeyi umuyor” diye açıklıyor serginin amacını.
Betonun nasıl müthiş teknolojik bir gelişme olarak doğup, mimarlığa daha önce
hayal bile

edilemeyecek yaratıcı bir potansiyel verişini de kronolojik bir biçimde açıklayan
sergi, ürünün öyküsünü, doğumundan en fütüristik ve aşırı kullanımına kadar anlatmakta.
Serginin güçlü ve çağdaş teması içinde tasarlanmış mekanlar; ziyaretçiyi zaman
içinde bir seyahate götürürken aynı zamanda keşfe de davet ediyor.
Keşif Yolculuğu
500 metrekarelik bir alana yayılan sergide çok çeşitli nesneler sergileniyor:
kitaplar, fotoğraflar, makine ve binaların maketleri, deney aletleri, ayrıca bazı
sanatçı ve tasarımcıların betondan ürettiği mobilya, mücevher, heykel gibi yapıtları...
Serginin girişinde öncelikle kıvrımlı bir duvar sizi karşılıyarak ziyaretçiyi
daha ilk adımdan şaşırtıcı bir keşif yolculuğuna hazırlıyor. İçeriye girmek için
sabırsızlanıyorsunuz. Resepsiyon alanındaki vitrinlerin içinde betonun hiç alışılmadık
kullanımlarına yönelik pek çok örneğe rastlıyorsunuz. Camın arkasında duran objeler
sıradan bir beton bloktan mücevhere, parfüm şişesine, betondan yapılmış ve sanki
birbirine dolanmış gibi duran kıvrımlı bir boruya kadar çeşitleniyor. “Bunlar
gerçekten betondan mı yapılmış?” diye tekrar tekrar bakıyorsunuz...
Patrice Fabre tarafından tasarlanmış bilezik ve yüzükler, betonla altın ve elması
birleştirerek yapılmış.
Betondan parfüm şişesi ise Mimar Thierry Bogaert’ın tasarımı. Aynı zamanda kendi
ürettiği parfüme Bogaert, “Voile de Beton” adını koymuş.
Hoş ve farklı bir atmosfer yaratmak için serginin tasarımcısı Jean-Jacques Bravo
sergi mekanının yer döşemelerini, duvarlarını ve sergileme nişlerini ultra yüksek
dayanımlı bir beton olan renklendirilmiş Ductal ile kaplamış. Zaten Ductal serginin
içeriğinde de çok geniş yer tutuyor. Serginin ilk bölümünde panolar, tezgah üzerindeki
alet ve belgeler ve pek çok ekranda gösterilen filmlerle bilgi bombardımanına
tutuluyorsunuz. Tezgahlar üzerinde sıra sıra yer alan bina maketlerinin yanısıra
nişlerin içinde beton karıştırıcıların bile maketini görmek mümkün.
Çok Uzun Bir Öykü...
Tutulduğumuz bilgi bombardımanında ilk ilgilendiğimiz konu betonun tarihçesi
oluyor. “Likit taş” diye

tanımlanan betonun kullanımı yüzyıllar içinde çok değişiklikler
gösterdi ve tarihte de önemli rol oynadı. Betonun tarihçesi 2000 yıl önceye kadar
dayanıyor. M.Ö. 1. yüzyılda Vitrivius tarafından yazılan “Mimarlığın 10 Kitabı”nda
20 yüzyıldan fazladır Mısırlılar tarafından kullanılan Roma betonundan söz edilir.
Roma betonunun başyapıtı Pantheon M.S. 118-123 yılları arasında yapılmıştır. Kubbesi
dairesel bir duvar üzerine yerleşmiş bir yarımküre biçimindedir. Antik Çağın en
büyüğü olan bu yapının iç çapı 43 metreden fazladır ve çok güçlü bir betondan
yapılmıştır. Bu müthiş güçlü bağlayıcıyı yapma yöntemi yüzyıllar geçince kaybolmuş,
betonun kullanımı da daha sonra neredeyse unutulmuştur. Beton, İngiliz inşaat
mühendisi Smeaton tarafından 18. yüzyılda bir anlamda yeniden keşfedilmiştir.
Başka bir öncü olan Francois Coignet, dökme beton bloklar için bir baskı makinesi
tasarladı.
1852’de bu makine bina yapımında kullanılmaya başladı. Coignet ıslak beton içine
açılı yerleştirdiği demir çubuklarla kendi evini inşa etti ve betonun kullanımı
ile kalıplanma özeliklerinin araştırmalarının bir parçası olarak dökme betondan
Venus de Milo’nun iki replikasını yaptı.
Başka bir adımsa, 1889’da beton karıştırıcının icadı. Bu gelişmeyle verimlilik
artarken betonu prefabrike olarak üretmek mümkün oldu. Betonarme ile ilk bina
François Hennebique tarafından 1899’da yapıldı. Eugene Freyssinet ise 1930’da
öngerilmeli betonu icat etti. Bu da prefabrike beton elemanları olan kiriş, kolon,
döşeme sisteminin başlangıcı oldu. Ön gerilmeli betonla uzun açıklıklar geçen
köprüler yapma olanağı sağlandı.
Betonarmenin uzun yıllar süren başarısı, bilimsel araştırmalara yol açtı ve beton
ultra modern bir malzeme haline geldi. 20. yüzyılın başlarında beton, mimarları
yenilikçi biçimlerle daha yaratıcı olmaya teşvik eden, modernliği temsil eden
bir malzemeydi. Bugün, sergide de gördüğümüz kadarıyla beton, mimarlık ve tasarımda
kullanım olanakları açısından bir yeniden doğuş yaşıyor.
Devrim Yaratmış Projeler
Millau Viyadüğü
Çağdaş mimarlar bilgisayar destekli tasarımın da yardımıyla, malzemeleri birleştirerek
olağandışı ve

cesaret gerektirici formlar üzerinde çalışıyorlar. Beton da hayal
gücüyle uyumlu bir malzeme olarak tanımlanıyor. Sergideki maketler de bunun en
büyük kanıtlarından. Masalardaki tümüyle betondan yapılmış bina maketlerinden
en eskisi Fransız mimar Auguste Perret (1911-13) tarafından tasarlanan Champs
Elysees Tiyatrosu klasik bir üsluba sahip. Bir başkası Amerikalı mimar John Johansen’in
çok yenilikçi formlara sahip olan 1955 tarihli bir konut serisi; kürelerden oluşuyor
ve püskürtme betonla yapılmış.
Tezgahlar üzerinde sergilenen, betondan yapılmış ve çığır açmış binaların maketleri
arasında 1:300 ölçeğindeki ünlü Millau Viyadüğü oldukça dikkat çekiyor. 2005’te
tamamlanan, tasarımı Norman Foster’a ait olan ve dünyadaki benzerlerinin en yükseği
olan viyadük, en yükseği 343 metre olan yedi ayak üzerinde taşınıyor.
Avrupa ve Akdeniz Medeniyetleri Müzesi
Bir başka dikkat çekici maketse, Marsilya’daki “MUCEM”, Yeni "Avrupa ve Akdeniz
Medeniyetleri Müzesi”ne ait. Rudy Ricciotti tarafından tasarlanmış müze yapısı
2011’de açılacak. Kübik bir hacme sahip yapı, “Ductal”den yapılmış bir ağla kaplanmış.
Aynı mimarın geçtiğimiz günlerde tamamlanan yaya köprüsü maketinin önündeyiz
şimdide. “Ultra yüksek dayanımlı betonun kullanımıyla yeni bir endüstriyel maceraya
başlıyoruz. Seul’de Ductal’i kullanarak tasarladığım yaya köprüsü 130 metre açıklığı
geçiyor ve yalnızca 3 cm kalınlığında. Bu bir devrim, beton şimdi peyzaja karışıyor!”
diyor Paris’te sergiyi gezerken konuştuğumuz projenin mimarı Rudy Ricciotti.
Seul Yaya Köprüsü
Maketlerden en sonuncusu çok yenilikçi bir konsept proje olan Hypergreen Kule.
Mimar Jacques Ferrier tarafından tasarlanmış. Serginin en dikkat çekici bölümlerinden
biri de şüphesiz bu proje. 246 metre yüksekliğindeki kulenin dış cephe kaplaması
Ductal’den yapılacak. “Grid skin” denilen bu cephe giydirmesi, güneş ışığına,
hava koşullarına ve iklime göre pozisyon alacak. Kafes biçimindeki örgüsü sayesinde
kuzeyde olabildiğince çok güneş ışığı alırken, güneydeyse fazla ısınmayı önlemek
için güneşkırıcı olarak davranabilecek. “21.yüzyıl mimarlığının çevresel sorumluluk
almaktan başka şansı olmayacak! Binaların çevreye zararlı etkisini en aza indirmek
için elimizden geleni yapmalıyız. Bunun çözümü de kentsel peyzajla uyum içinde,
çevresel olarak sorumluluk sahibi binalar inşa etmek” diyor Hypergreen’in konseptinden
sorumlu mimar Jacques Ferrier.
Yeni Beton Türleri
Serginin bir başka bölümünde ise betonun farklı çeşitleriyle karşılaşıyorsunuz.
Tezgahın üzerinde, halkın dokunup hissedebilmesi için farklı beton türleri sergilenmekte:
normal beton, hafif beton, kendiliğinden yerleşen beton (Agilia), ultra yüksek
dayanımlı beton (Ductal) ve yarısaydam beton.
Betonun yeni tipleri yoğun laboratuvar araştırmalarıyla ortaya çıkarılıyor. Özellikle
son yirmi yıldaki araştırmalarla betonu güçlendirmek mümkün olmuş. Buna ek olarak,
konstrüksiyon endüstrisine de yeni ufuklar açılmış.
Hafif beton: Genelde prefabrike olan bu çeşidin ağırlığı hava kabarcıkları veya
hafif agrega eklenerek azaltılmış. Normal betonun yoğunluğu 2.3 iken bu tür betonun
yoğunluğu 1’den az olduğu için yüzebiliyor. Özel bir süreçten geçirilen bu beton,
biçim verildikten ve basınçlı kapta fırınlandıktan sonra olağanüstü yalıtıma ve
güce sahip bir malzemeye dönüşüyor.
Kendiliğinden yerleşen beton (Agilia): Uygulama sırasında titreşime gerek duymuyor.
Aşırı derecedeki akıcılığı sayesinde kolaylıkla uygulanabiliyor. Titreşim gerektirmiyor.
Yüksek kalitede yüzey düzgünlüğü sayesinde parke, seramik, halı gibi zemin kaplamaları
beton üzerine doğrudan uygulanabiliyor. Beton içindeki donatıyı tümüyle sardığı
için korozyon etkilerine karşı koyuyor.
Ultra yüksek dayanımlı beton (Ductal): Bu malzemeyle betonun gücü 6- 8 kat artırılmıştır.
Geleceğin malzemesi olarak tanımlanan Ductal, yaratıcılıkta sınırsız bir alan
açıyor. Teknolojik bir buluş olarak lanse edilen ürünün içine çelik destekler
yerine organik fiberler konulmuş. Böylece ürün çok daha aerodinamik, hafif, düzgün,
pürüzsüz yapılar inşa etmeyi olanaklı kılıyor. Çok düşük porozitesi (gözenekliliği)
sayesinde zorlu hava koşullarına karşı dayanıklı, güçlü bir malzeme haline geliyor.
Özellikle halka açık yerlerdeki kirliliğe, aşınma ve yıpranmaya karşı yüksek güçte
dayanıma sahiptir.
Yarısaydam beton: Beton normalde opak, ışık geçirmeyen bir malzemedir. Ama artık
yarısaydam da yapılabiliyor ve böylece tasarımda çok yeni perspektifler açılabiliyor.
“LiTraCon” ya da “Light-Transmitting Concrete” (ışık geçiren beton) denilen bu
çeşit, 2001’de Macar mimar Aron Losonczi tarafından icat edilmiş. İçine optik
fiberler yerleştirilmesi yoluyla üretilen bu betonla yapılmış duvarın içinden
ışık 20 metreye kadar geçebiliyor. Bu yenilikçi malzemeyle pek çok kullanım hayal
edilebilir. Yarattığı ışık ve gölge oyunlarıyla beton, bilinen beton kadar dayanıklı
ve güçlü olmasına karşın betonun ağırlığını ve kabalığını taşımıyor.
Litracon, Alman Tasarım Konseyi’nin verdiği DesignPreis 2006 gibi tasarım ödüllerine
layık görülmüş ve Icon dergisi tarafından 21. yüzyılın en etkileyici buluşu seçilmiş.
Betondan Minderler
Pek çok endüstri ürünleri tasarımcısı, mimar ve içmimar, betonun müthiş potansiyelinin
büyüsü altında.. Çünkü artık çok daha dayanıklı, ince ve pürüzsüz olabilen betonla
her türlü objeyi tasarlayabiliyorlar. “Betons:etonnez-vous!” sergisinin ikinci
bölümünde bu tip parçalar halka gösteriliyor. Bu bölümde Francesco Passaniti’nin
tasarladığı Ductal’den renkli banklar büyük ekranların karşısına yerleştirilmiş.
Sergide yapıtları sergilenen mimar, ressam ve heykeltıraş Passaniti “yüzde 100
beton sanatçısı” olarak tanımlanıyor. “Çok duyarlı, hassas bir malzeme, üzerinde
bıraktığınız bütün işaretleri kendisi yeniden yaratıyor” diyen Passaniti’nin “Caresses”
adlı “kucaklama” anlamına gelen betondan minder biçimindeki tabure tasarımları
bunun en güzel kanıtı. Ayrıca renkli beton kutulardan yapılmış “Ellen” adlı kitaplığı
ile değişen renklerde fiber optik ışıklar yüzeyine işlenerek oluşturulmuş “Flight”
adlı 3 cm inceliğindeki ışıklı masası da Passaniti’nin sergide gördüğümüz dikkate
değer öteki tasarımları arasında yer alıyor.
Bu son bölümle sergiyi tamamlıyoruz. Kafamızda binlerce soru ve önümüzdeki yıllarda
kimbilir ne gibi yeniliklerin olacağına ilişkin düşüncelerle sergiden ayrılıyoruz.