En son, Hamburg'da yaptığı Europa-Pasaj Alışveriş Merkezi ile MIPIM 2007 Ödülü'nü
alan İran asıllı Alman mimar Hadi Teherani, 25 - 26 Nisan tarihleri arasında Gayrimenkul
Yatırım Ortaklığı Derneği'nin (GYODER) düzenlediği 7. Gayrimenkul Zirvesi için
İstanbul'daydı. 2006 yılında Türkiye'deki yatırımları için Boğaziçi Gayrimenkul
A.Ş.'yi kuran Hadi Teherani, Zincirlikuyu Garden Tower projesinin yaratıcısı ve
şu an yine İstanbul'da gerçekleştirilecek üç proje üzerinde çalışıyor.
Hadi Teherani ile İstanbul'u, bir kentle aynı dili konuşmayı, bir kentin dönüşmesinde
mimara düşen sorumlulukları, gayrimenkul sektörünün bir mimar için ne anlama geldiğini
konuştuk.
2010 yılında Avrupa Kültür Başkenti olmaya hazırlanan İstanbul'u, bu şehirde
de iş yapan yabancı bir mimar olarak nasıl değerlendiriyorsunuz?
İstanbul çok hızlı büyüyen bir şehir, gelecek yıllarda nasıl bir hal alacağına
hep birlikte karar verilmeli. İstanbul’un ruhunu yansıtacak doğru kararlar alınmalı.
Bu unvan 4 yıl önceden verildi, İstanbul’un kendini geliştirmek, hazırlanmak için
hala vakti var.
Yabancı yatırımcıların İstanbul'a ilgisinin arttığını görüyoruz. Bu konuda neler
söyleyebilirsiniz?
Teherani "İstanbul odak noktası
haline gelecek" diyor
Şehirde bir şeyler oluyor. Gelişim içinde olan bu kentte herkes bir şeyler yapmaya
çalışıyor. Yabancı yatırımcının gelmesiyle, şu anda Almanya’da, Fransa’da kullanılan
daha yüksek kalitede bir anlayışın da geleceğini tahmin ediyorum. Farklı kültürlerin
biraraya gelmesi, kaliteyi yükseltebilir. İstanbul’da son yıllarda eksik olan
şey, bütün binaların üzerinde düşünülmeden yapılması. İnsanlar da kötü kaliteye
bir şekilde alışıyorlar, kabulleniyorlar. Ama yabancı yatırımcıyla birlikte Türkiye’de
zihniyetin değişebileceğini düşünüyorum. Bu, şehrin de gelişmesine yardımcı olacak.
Herkes kent üzerine odaklanabilir.
Avrupa Birliği’ne giriş aşamasında olan Türkiye için de önemli bir gelişme bu.
Önümüzdeki bir-iki yıl içinde herkes İstanbul’dan daha fazla bahsedecek. Şu anda
İstanbul’u biliyorlar, ama burada tam olarak ne olduğunu kavrayabilmiş değiller.
Burdaki insanların yaşamı hakkında yanlış fikirlere sahipler. Önümüzdeki yıllarda
İstanbul bir odak noktası haline gelecek. İnsanlar, Türk kültürü ve yaşamı hakkında
fikir sahibi olacaklar. İstanbul’a her gidip gelişimde aynı şeyleri düşünüyorum.
Burası, gördüğüm en güzel şehirlerden biri. Kendine has bir gücü, enerjisi, yaşamı
var. İnsanlara bunu anlattığımda şaşırıyorlar, derhal buraya gelmek istiyorlar.
Ben de İtalya’dan, Almanya’dan dostlarımı getiriyorum.
İstanbul’a odaklanılırsa, bu, herkesin yararına olur. Bence şimdi İstanbul’un
zamanı. Ve önümüzdeki yıllarda bu daha çok belli olacak. Avrupa’nın büyük şehirleri
arasında her zaman bir rekabet vardır. Londra, Barselona, Paris... Olimpiyatlarla
birlikte Barselona'ya iyi mimari geldi. İstanbul'da da buna benzer değişimler
yaşanacak; göreceksiniz.
Hadi Teherani özellikle dar alanlara
getirdiği çözümlerle tanınıyor
Türkiye’de mimarları bir yatırımcı olarak gayrimenkul sektöründe görmeye alışık
değiliz. Ancak sizin Türk ortaklarınızla yatırımlarınız var. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Değişimin içinde yer alan bir mimar olarak, bazı şeylere eleştirel gözle bakabiliyorum.
Gerçekçi olabiliyorum. Bir mimar için, yarın ne olacağı da önemli. O kenti koklamak,
sezmek çok önemli. Moskova’da, Dubai’de, Almanya’da, İtalya’da, dünyanın birçok
farklı yerinde binalar yapıyorum. Bütün şehirler birbirinden farklı, kültürleri
başka. Ama bir şey aynı, o da değişim. İnsanların yüzünden değişimi okuyabiliyorsunuz.
Mimari de bu değişimi destekliyor. İnsanlar bir süre sonra çağdaş mimarinin eserlerini
görmek için o şehre gelmeye başlıyorlar. Büyük mimarların gözü İstanbul’da, kentin
geçirdiği değişime bir yerinden dahil olmak istiyorlar. Henüz İstanbul'da Jean
Nouvel, Norman Foster gibi büyük mimarların bir yapısı yok, ama önümüzdeki 5-10
yıl içinde olmayacağını da söyleyemeyiz. Bir enerji akışı olacak buraya, göreceksiniz.
Konferans, genel olarak yatırım olanaklarına odaklandı. Sizce de insan faktörü
unutulmadı mı?
Bir günde herşeyi halledemezsiniz. Her şey hesap kitap işi. Eğer insanlar için
daha iyi evler yaparsanız, daha çok para kazanırsınız. Daha iyi pazarlamayla daha
iyi anlaşılır, gazeteler sizden bahseder, ününüz artar.
Almanya’da ekolojinin ne olduğu, binaların nasıl daha az enerji harcayabileceği
konusunda tartışmalar 10 yıl önce başladı. Ben o zaman fikrimi söylediğimde, insanlar
bana deli gözüyle baktılar. Ama zamanla onların da fikirleri değişti, çünkü müşterinin
yani o binaları satın alacak, orada yaşayacak insanların da fikirleri değişti.
Artık insanlar ısınma için ne ödeyeceklerini bilmeden taşınmıyorlar. Bütün sorularına
cevap verebilmeniz gerekiyor.
İstanbul’daki projelerinizden bahsedelim biraz da... Şu anda 3 proje sürdürüyorsunuz...
Garden Tower
Evet, bunlardan biri Zincirlikuyu'daki Garden Tower. Sokaktaki binalara bakın.
İnsanlar daha iyisini hakediyor. Yeşile çok az yer veriliyor. Türkçe’de bahçe
diyorsunuz ya, biz de bahçeyi kulenin tepesine taşıdık. Zemin üstünde 44 kat,
zemin altında 7 kat olacak. 1000 kişilik çok amaçlı salonu, ofisleri, restaurantları,
sinema salonları ile lüks bir apart otel olacak. Asansörlerle tepedeki bahçeye
ulaştığınızda, şehrin her yerini görebileceksiniz.
Almanya’da buna benzer ofis binaları yaptım. Yeşil alana sahip, ekolojik, iç
sirkülasyona sahip binalar. Ve bu binalarda uyguladığım yöntemleri çağdaş mimariden
değil, 1000 yıl öncenin yapılarından öğrendim. Avlulu evler, içindeki bahçeler,
rüzgar kapıları, bina yapılarına baktığımızda yüzyıllara meydan okuyan teknikleri
görebilirsiniz. Onlardan birşeyler öğrenebiliriz diye düşündüm. Bugün ısınmak
için bir makine alıyorsunuz, serinlemek için başka bir makine, bunların maliyetlerinin
yanısıra bu aletlerin ne kadar enerji harcadığı, doğaya ne derece zarar verdiği
gibi faktörler unutuluyor. Mesela ben otel odalarında uyuyamam havalandırma yüzünden,
ses yapar, başım ağrır, pencere açamazsınız. Ama eski zamanlarda insanların böyle
bir derdi yoktu, bu kadar enerji de harcanmıyordu.
Web sitenizde de ekonomik ve ekolojik odaklı yapı tekniklerini özellikle vurguluyorsunuz
zaten.
Bence, bugün bir mimarın savunması gereken şeyler bunlar, çünkü kaynaklarımız
sınırlı. Enerji tasarrufuna gitmezsek 5 - 10 yıl içinde hiçbir şeyimiz kalmayabilir,
hiçbir şey çalışmayabilir, yeni bina inşa edemeyiz. Isınma konusunda alternatifler
düşünmeliyiz. Bu konulara, bir mimar olarak da daha fazla dikkat etmemiz gerekiyor.
Çünkü endüstride şöyle bir şey var, insanlar sizden ne isterse onu yapıyorsunuz.
Sistem böyle. Ben 15 yıl önce düşük enerjili evler yaptım, o zaman kimse bilmiyordu.
Ama bugün Avrupa’da herkes bundan bahsediyor.
"Eski İran'ın mimari anlayışından
etkilendim"
Size İran'dan eski bir resim göstereyim. (Bilgisayarını açıyor). Bu resim, İran’da
çölde eski bir kasabaya ait. Çölde geceleri çok soğuk, gündüzleri de çok sıcak
geçer. Ama orada insanlar bu hava koşullarıyla nasıl başa çıkılacağını öğrenmişler.
Bu evde rüzgar kuleleri var, rüzgar içeri girip evin içinde sirküle oluyor. Harika
bir mimari örneği. Kullanılan malzeme de doğadan. Plastik yok, herşey doğal. Bu
çok güzel. İçeride avlular var, su var. Havalandırmayla su da ısınıyor, bu da
evin ısıtma sistemi oluyor. İslam kültürüne ait evler bunlar. Yani kadınların
dışarıdan görünmediği, ama içeride istedikleri gibi dolaşabildikleri evler. Yazın
yaz evlerine giderler, yıllarca böyle yaşamışlar. Mimari açıdan çok ilginç. Çin’de
de böyle sistemler var. Oysa şimdi her yerde gökdelenler var.
Çamlıca'ya da bir televizyon kulesi tasarlıyorsunuz. Türkiye için bir ilk olacak
bu projeden bahsedebilir miyiz?
Televizyon kulesi
Televizyon kulesinin olduğu yerde bir sürü televizyona ait antenler var. Oysa
bu bölge, İstanbul’un en güzel manzaralarından birine sahip. Marmara Denizi'ne,
Boğaz’a doğrudan bakıyorsunuz. İnsanlar buraya gelip İstanbul’u seyretmek isteyecekler.
Tüm o anten kalabalığı tek bir merkezde toplanacak. Yer, belediye tarafından gösterildi.
Biz de İstanbul’un en yüksek tepesinde anten yüksekliği dahil 300 metrelik bir
kule tasarladık. Kule, çok amaçlı kullanım konseptine göre dizayn edildi. İçinde,
konferans ve spor salonları, restoran, otel, telekomünikasyon platformu ve ziyaretçiler
için gözetleme platformu bulunacak. Böyle bir yapının yeni kimlikler yaratacağını,
kente yeni bir anlayış getireceğini düşünüyorum.
Eski evlerden, geleneksel yapı malzemelerinden ve tekniklerden bahsediyorsunuz.
Şimdi de bir televizyon kulesi tasarlıyorsunuz. Eski ve yeniyi nasıl harmanlıyorsunuz?
Benim bir felsefem var. Bir şehir, tarihiyle vardır. Eski binalar, heykeller,
yapılar, o kenti kent yapan şeylerdir. Ama bugünün tarihini yaratmak da biz mimarlara
düşüyor. Eskinin güzel ve kullanışlı şeylerini bugünün tekniği, malzemeleri ve
deneyimiyle birleştirip yenileyebiliriz. Bir şehrin kimliğini yeniden oluşturabiliriz.
İstanbul gibi tarihi bir şehirde bu da mümkün.
Bir kentle aynı dili konuşmanın önemi üzerinde duruyorsunuz ve bu anlamda büyüdüğünüz,
yaşadığınız Hamburg'u ayrıcalıklı bir yere oturtuyorsunuz. İstanbul'un dilini
anlayabiliyor musunuz?
Teherani'nin Esentyurt'taki
projesi
Bu manzarayı her gördüğümde, kafamda yeni fikirler oluşuyor. Her kentin kendi
karakteri vardır. Ben, herşeyi düşünerek bir tasarım yaparım. Ekonomi, ekoloji,
kent, duygu, iletişim, siyaset, kamu.... Oradaki insanlar ne düşünüyorlar, bu
önemli. Çalıştığım her projede bu sorulara cevap ararım. Mesela bakın, burası
benim ofisim. Ofisin içinde bir plaj var. Çalışanlar iş vaktinde burada da bulunabiliyorlar.
Bahçemiz, barımız var. Felsefem işi ve hayatı birarada tutmak. Daha iyi yaşarsak
daha iyi çalışabiliriz. Vaktimizin çoğunu çalışırken harcıyoruz, evimize gittiğimizde
çoğunlukla hava kararmış oluyor. Ve çalışırken, iş atmosferinde de keyif almamamız
için hiçbir sebep göremiyorum.
Hadi Teherani'nin tasarımı
"Light Rolex"
Bir yazınızda "bir kent şiir olmadan varolamaz" derken, bir mimarın şiir bilgisine
sahip olması gerektiğini de söylüyorsunuz. İran kökenli olmanızın, bu kültürün
engin şiir birikimden etkilenmenizin payı var mı ?
Şiir duygularla ilgili bir şey, onu hissetmelisiniz. Bir bina yarattığınızda
da, ona duygu katmalısınız. İnsanlara bir şey söylemeli, bir şey hissettirmeli.
Ben, yapılarımda bunu yapmaya çalışıyorum.
Malzeme olarak cama özel bir düşkünlüğünüz var diyebilir miyiz?
Çok seviyorum camı. Pencereler binanın gözleridir. Dışarıya baktığınızda size
ilham vermesi gerekiyor. Işık veriyor, doğayı yansıtıyor. Işığın gölgelerini görüyorsunuz.
Aynı zamanda tasarım da yapıyorsunuz. Mesela geçen yıl tasarladığınız ve Emirates
Milyonerler Fuarı'nda sergilenen bir sandalyeniz, dünyanın en pahalı ofis mobilyası
seçildi. Rolex için bir de saat tasarladınız. Mimariyle tasarımı nasıl birleştiriyorsunuz?
O saate "light Rolex" diyorum ben, dostlarıma hediye ettiğim bir şey bu. Bence
tasarımı buraya, mimariyi diğer bir noktaya koyamayız. Hepsi birbirine bağlı.
Bir sandalye yapmakla bir bina yapmak arasında düşünce açısından fark yok. Büroda
da mutfak, banyo, mobilya tasarlıyoruz.
Yapı