“Ahşap bir evde yaşardı Binnaz nene; geniş kanatında (bahçe) yaz ayları geldi
mi, yaşlı söğüt ağacını tente gibi kullanır geçerdi çıkrığının başına!
Hiç usanmadan ‘gırç gırç çıkrığım’ diye diye; her yaz bitimine kimi koca
bir ehramlık, kimi de atlas desenli kilimler için iplikler tamamlardı: Binnaz
nenenin gönlünden kopan bu desenler bazen torunlarının, bazen de ahbaplarının
yolunu tutardı... İşte bu yol tutuşlar zamanla aşınadursun; üçüncü kuşak çıkrıkla,
ancak topları Binnaz nenenin geniş kanatına kaçınca tanışmışlardı!.. ‘Veletler,
bırakın da işimi göreyim aa’ diye her defasında hayıflansa da, sevgiyle başlarını
okşar, hararetlerini gidersinler diye köpüklü ayranından tattırmak için serin
selamlığa (hol) doğru adımlar atardı. Binnaz nenenin yokluğunu fırsat bilen veletler
bir çırpıda çıkrığı ters çevirir, havada durması gereken tekerleğini yerde döndürerek
dolaştırırlardı. Az sonra bahçede kıyamet kopardı; veletlerin hepsi kaçıştığından
elinde köpüklü ayranla Binnaz nene, hiddetle sevgi arası, başka kimsenin pek beceremeyeceği
bir yüz ifadesiyle ardlarısıra bakakalırdı!..”
Sonunu yaşadığımız çıkrığın ninelerle olan sıkı dostluklarını işte böyle
başlayarak anlatır öyküler, çıkrıkla üçüncü kuşağın tanışmasını ise biraz da içinde
vurgu barındırarak “velet”lik tesadüfüyle anlatır. Edebiyat tarihçileri Sadri
Ertem’in “Çıkrıklar Durunca” adlı romanını, gereksiz entrikalarla doldurulmuş
varsayarak pek başarılı bulmazlar. Oysa romanda estetik değerden çok, “çıkrık”ların
yok olmasının nedenleri anlatılıyor. Biz de zaten bu kitabı değil, çıkrığı ve
de bir zamanlar dokuyan Anadolu’yu ele alacağız: Halı, yaygı, kilim, carpet, tapis
ya da kali; dünya dillerindeki diğer adları her neyse, bu dekorasyon ürünü, Anadolumuzun
vazgeçilmez parçalarından biri. Öyle ki Anadolu, 19. yüzyıl sonlarına kadar pamuk,
keten, yün ve ipek federasyonundan oluşmuş bir yöreymiş: Yün doğuda, pamuk güneyde,
keten kuzeyde, ipek de batıda hüküm yürütürmüş; üçü halis muhlis yerli olan bu
ürünlerden başka ipek Çin’den gizlice kaçırılarak Bizans döneminde Anadolu topraklarına
yerleştirilmiş. Az önce bahsettiğimiz federasyon tabiri bir benzetme değil aslında
oturmuş bir düzen olarak kabul edilirmiş, ki bu federasyonların başkentleri bile
varmış (!): Mesela Bursa ipekten bir şehir, Adana pamuğun has yurdu, habire yün
eğiren de Doğu Anadolu.
“Marks, Doğu toplumlarını incelerken, Manchester yün eğirme makinelerinin
çıkrığı Hindistan’dan silip süpürmesini çözülmenin en çarpıcı örneklerinden biri
olarak niteliyor. “Azgelişmişlik Sürecinde Türkiye” adlı kitabında bu tesbite
atıfta bulunan Stefanos Yerasimos, Türkiye’deki gelişmenin farklı olmadığını anımsatıyor.
Anadolu bir zamanlar giymek ve yaymak için örer ve dokurmuş. Günümüzde ülke ekonomisinin
tekstil ağırlıklı olmasında bu geleneğin payı çok olsa gerek. Öte yandan artık
fabrikasyon ürünlerin baskın olmasına ve pek çok dokuma türünün ortadan kalkmasına
rağmen, tezgahların günümüzde de işliyor olması, mirasın zenginliğini gösteriyor.
”
Veli’nin kerameti...
Mehmet Ali Kılıçbay’ın “Şehirler ve Kentler” adlı kitabında “Sof Şehri
Ankara” başlıklı bir yazı var, işte nakledeceğimiz küçük hikaye de bu yazıdan:
Evliya Çelebi’ye göre, Engürü (Ankara) keçilerini Frengistan’a götürüp sof üretmeyi
denerler ama keçiler uyum sağlamaz, sadece ipliği götürüp denerler yine olmaz!
Evliya Çelebi gözlemlerini aktarırken Ankara halkının bu durumu Hacı Bayram Veli’nin
kerametine bağladıklarını söyler ama kendisi bunun yörenin suyunun ve havasının
güzelliğinden ileri geldiği kanısındadır. İşte bu kısa hikayeden yola çıkarak
Ankara’nın sofları sayesinde bir çok Avrupalı taciri kendisine çektiğini söyleyebiliriz.
Bugün bile hâlâ Denizli, Buldan, Şile, Nazilli, Hereke, Uşak, Isparta, Gördes,
Kula, Kayseri, Sivas ve Konya gibi yörelerimiz dokuma halı ve kilimleriyle anılıyorlar.
Mesela İpek, Bursa ve Bilecik’in yanı sıra Edirne’den Kayseri’ye, Harput’a, Diyarbakır’a
uzanan bir hat üstünde yaygın biçimde üretilmiş. Pamuk, uygun iklimi buldukça
Çukurova dışında da pıtrak verir olmuş. Yünü Güneydoğudaki aşiretler kadar, Batı’daki
Afşar, Yörük ve Türkmenler de üretmiş. İşte Anadolu bu dört temel hammaddeden
üretilen ipliklerin çözgü ve atkı olarak kullanıldığı koca bir tezgah olarak sayısız
bez, kumaş ve yaygı çeşidi üretmiş: Atlas, kadife, bürümcük, şile bezi, manusa,
gezi, kutnu, çinko, çitari, makaslı keşan, yazma, çuha, aba, ihram, şayak, şal,
kuşak, halı, kilim, cicim, sili, sumak, çarpana, çul, telis, keçe ve daha yüzlercesi...
Her biri ayrı ayrı sanat olan bu ürünlerin bir de sanatçı tanımlamasını
hak eden ustaları vardı ki, bu ustalar da yoğunlukla kadınlardı ve de bu ürünlerde
yoğun bir kadın emeği (ve estetiği) olduğunu da vurgulamak gerek.
Oryantalist ilgi!..
Türkiye’nin neden geri kaldığını anlatan ya da araştıran kitaplara baktığımızda
en çarpıcı tesbit olarak Avrupa’nın fabrikasyon ürünü ipliklerinin, kumaşlarının
ve eğirme makinelerinin ülkemize girişiyle birlikte tezgahların ve de çıkrıkların
susması olgusuna dikkat çekildiğini görürüz. İstatistik sonuçlarıyla da bu görüşü
desteklemek istersek, mesela; 1850’li yıllardan önce bin tezgahta yirmi beş bin
okka ipek işleyerek büyük bir üretim gerçekleştiren Bursa’da, bugün tezgahların
sayısının yetmiş beşe, ipek miktarının da dört bin okkaya düşüşünü bu sonuçlara
bağlayabiliriz. Gelinen bu konumdan sonra “Dokuyan Anadolu”muza da kala kala “oryantalist”
bir ilgi kaldı. Anadolu’yu baştan başa dolaşan uyanık insanlar eşliğinde kamyonlar
dolusu halı ve kilim Avrupa’nın yolunu tutar oldu. Hatta bu amaçla kurulan şirketler
ucuza kapattıkları bu ürünlerle uzun yıllar büyük çapta işler yaptı.
Sabahattin Eyyuboğlu’na ait bir yazıda halı, divan şiiri ve müziğiyle aynı
safta gösterilerek, halk şiiri ve türkülere paralel bağlamda “kilim” öne çıkarılmıştı.
Bu yazının yazılmasında Cumhuriyet sonrası ilerici—halkçı aydınların, başka alanlardaki
ilgilerine paralel biçimde, kilime sempati göstermelerinin muhakkak büyük payı
vardı. Her kim yok olan bu sanatı nasıl ve nerelerde gösterirse göstersin, ortada
tek bir gerçek vardı: “Dokuyan Anadolu” diye bir tabir artık kalmamıştı, çünkü
son meraklıları ninelerimizden yadigar çıkrıklar ya tavan aralarında unutulmuş
ya da odun niyetine bir kaç balta darbesiyle kırılmış, yakılmışlardı!..