Yarın, sakatlığı olan kişilerin yaşadıkları problemlere dikkat çekmeyi amaçlayan
Dünya Özürlüler Günü. İstanbul Büyükşehir Belediyesi bir haftadır, üzerinde “3
Aralık Dünya Özürlüler Günü Kutlu Olsun?” yazılı bilbordlarla kent halkını haberdar
ediyor.
Yarın, sakatlığı olan kişilerin yaşadıkları problemlere dikkat çekmeyi amaçlayan
Dünya Özürlüler Günü. İstanbul Büyükşehir Belediyesi bir haftadır, üzerinde “3
Aralık Dünya Özürlüler Günü Kutlu Olsun?” yazılı bilbordlarla kent halkını haberdar
ediyor. “Özrün kutlaması mı olur” ya da “Onlardan söz ederken engelli, özürlü,
yoksa sakat mı diyeceğiz?” gibi tartışmalar arasında, yarın ve belki önümüzdeki
birkaç gün yöneticilerin o klasik çağrısı gelecek kulaklarımıza: “Engelliler evlerine
kapanmamalı, dışarı çıkıp hayata katılmalı!” Evet, beş yıl önce yapılan ilk ve
tek kapsamlı araştırmaya göre, Türkiye nüfusunun 8 milyon 431 bin 937’sini oluşturan
engelliler hayata katılmalı. Ama nasıl?
Sorunun yanıtını 3 yaşından beri yürüyemeyen genç bir kadınla, Fındık Hazar’la
küçük bir şehir gezintisi yaparak aramaya çalıştık. Küçük bir gezinti; zira, daha
kapsamlısına enerjimiz yetmedi. Fındık’la birlikte gün içinde “sağlam” insanların
gözünden kaçan birçok fiziki koşulun, özellikle yürüme engelliler için ne kadar
büyük bir ıstıraba dönüştüğüne tanıklık ettik. Ve engellileri yok sayan fiziksel,
çevresel, mekansal koşulların toplumsal tutumlarla birleşince, elbette ki bütün
bir engelli nüfus için ama özellikle kadın engelliler için hayatı nasıl dört beş
kat zorlaştırdığını gördük… Bir de şikayet edilenin aksine, ülke insanın yardımseverliğinin
ölmediğini, hâlâ dipdiri olduğunu!..
Metroya varılır ama girilemez!
Zeytinburnu’ndaki işyerinden bizim için izin alan 32 yaşındaki Fındık Hazar’la,
öğle saatlerinde üyesi olduğu Türkiye Sakatlar Derneği’nin Fındıkzade’deki merkezinde
buluşuyoruz. GOP kadın derneğinden Şirvan Işık da yardım için bizimle. Fındık
en çok deniz kenarına gitmeyi sevdiğini söylüyor. Bu nedenle, soğuk olsa da güneşli
havadan yararlanarak önce Eminönü, ardından Sultanahmet’te dolaşıp, yeniden dernek
binasına dönme planını yapıyoruz ayaküstü.
Daha dernek binasından çıkar çıkmaz bu küçük gezi boyunca nasıl zorlanacağımızı
anlıyoruz. Tekerlekli sandalyenin desteklerle bile inip çıkmakta zorlandığı kaldırımlara
çıkmayı başarsak bile; bazen darlaşmaları, bazen zaten çok genişmiş gibi üzerlerine
ağaç ya da çiçekler dikilmesi, bazen de gelişigüzel park edilen arabalar nedeniyle
kullanamıyoruz. Fındık, planımızda olmadığı halde Aksaray Metrosu’nu görmemizi
istiyor. Çünkü, İstanbul’daki en önemli bağlantı ve geçiş noktalarından biri olan
Aksaray Metrosu’nda engellilerin kullanacağı bir yürüyen merdiven ya da asansör
yok. Esenler’de oturduğu için derneğe gelip giderken sürekli metroyu kullanan
Fındık’la, metronun dik merdivenleri başında kalakalıyoruz. “Buraya kadar” diyor
Fındık. “Metroya kadar kendi başımıza geliyoruz ama buradan sonrasında asansör
olmadığı için yardım istemeliyiz.” O yardım hemen geliyor ve üç erkek, Şirvan’la
birlikte Fındık’ı metronun uzun merdivenlerinden aşağıya indiriyorlar. 10 dakika
sonra başka üç erkek de yukarı.
Basamağı çalışmayan otobüs
Metro çilesinin ardından, planımız gereği Eminönü’ne gitmek için otobüs durağında
beklemeye başlıyoruz. Eminönü otobüsleri sıklıkla geçiyor, ancak tekerlekli sandalye
ile sadece yeşil otobüslere binilebildiğinden, 15 dakika beklemek zorunda kalıyoruz.
Üzerinde tekerlekli sandalye işareti olan yeşil otobüs durağa yanaştığında, tekerlekli
sandalyenin yardıma ihtiyaç duyulmadan binebileceği orta kapısına doğru yöneliyoruz
ve kapının otomatik basamağının açılmasını bekliyoruz. Ancak olmuyor. Basamak
açılmıyor. Yine yardımla binebiliyoruz otobüse.
Gün ortası olduğundan otobüsün içi kalabalık değil. Dışarıdaysa yoğun bir trafik
var. Fındık, sabah ve akşam yoğunluklarında otobüsleri kullanmanın kendileri için
daha da sıkıntılı olduğunu söylüyor. Yeşil otobüslerin, İstanbul’un kenar semtlerine
verilmediğini zaten biliyoruz. Normal otobüslere binmenin oldukça eziyetli olduğunu
anlatıyor. Hele bir de akülü tekerlekli sandalyedelerse, otobüslere binmenin neredeyse
imkansız olduğunu ekliyor. Çünkü biniş ve iniş kapılarına konulan demirler, kalan
alanı o kadar daraltıyor ki, akülü arabanın geçmesi mümkün olmuyor. Zaten bazı
şoförler almak istemiyormuş tekerlekli sandalyeli insanları. Aynı tavrı taksiciler
de gösteriyormuş. Yol boyunca, engellilerin nasıl yok sayıldığını, her gün yaşadığı
pratik örnekler üzerinden anlatıyor Fındık. Sorunları konuşmaktan yol nasıl bitiyor
anlamıyoruz. 45 dakika sonra yine yardımla indiğimiz otobüsten, Eminönü’nün günün
her saatinde yoğun olan kalabalığına karışmaya çalışıyoruz. Otobüs durağı ile
iskele meydanı arasındaki alana rampalar da yapıldığından, Eminönü meydanı en
rahat dolaştığımız alan oluyor. Türlü seslerin birbirine karıştığı iskeleden bir
süre denizi seyrediyor Fındık.
Tramvaya binmek ya da binmemek!
Sultanahmet’e gitmek için tramvaya bineceğiz. Ancak tramvaya ulaşmanın Eminönü’ndeki
tek yolu olan altgeçidin başına geldiğimizde, tıpkı metroda olduğu gibi kalakalıyoruz.
Zira, burada da yürüyen merdiven ya da asansör yok. Yardım isteyen çağrımız hemen
karşılık buluyor ve Şirvan’ın da dahil olduğu üç kişi, Fındık’ı aşağıya indiriyor.
Sadece 20 metre sonra bu kez yukarı çıkabilmek için yeniden yardım istiyoruz.
Merdivenler dar olduğu için daha zorlu bir çıkış oluyor bu. Tramvaya giriş turnikelerinin
hemen yanında, darlığından tekerlekli sandalye geçişlerinden çok, görevli giriş
çıkışı için yapıldığını düşündüren korkuluklar arasındaki kapıdan güçlükle geçtikten
sonra, nihayet tramvaydayız.
Sultanahmet, yılın her mevsiminde binlerce turist ağırladığından İstanbul’un
en göz önündeki semtlerinden biri. Bu nedenle tekerlekli sandalyeli birinin en
çok bu semtte rahat dolaşacağını düşünüyoruz. Bu düşüncemiz kısmen doğrulanıyor.
Meydana inebilmek için ilerlerken karşılaştığımız merdivenlerden yine yardımla
inebiliyoruz. Çünkü işgal edilen kaldırımlarda ilerlemek güç. Çünkü, tramvay raylarının
kestiği yoldan karşıdan karşıya geçmek o kadar uzun sürüyor ki, tramvayın altında
kalmamak mucize. Sultanahmet’in en önemli farkı, gezimiz boyunca Fındık üzerinde
toplanan merak ve acımayla karışık bakışların “normalleşmesi” oluyor.
Trafiğin ortasında…
Çay molası için yüksek kaldırımlar çıkmayacağımız, basamaklarını aşmamız gerekmeyen
bir yer baktığımızdan epeyce dolanmak zorunda kalıyoruz. Bir de tabii mekanın
girişinin tekerlekli sandalye için uygun olması gerekiyor. Diğerleri ile karşılaştırıldığında,
belki kıyaslanamaz ama sonuçta yine yardımla girebildiğimiz kafeteryaya oturduğumuzda,
ne kadar yorulduğumuz da ortaya çıkıyor. Bu bir saati aşan molamızda Fındık’ın
zorlu hayat hikayesini dinliyoruz.
Dışarıda hava kararmaya başlıyor. Karanlıkta tekerlekli sandalye ile sokaklarda
ilerlemek daha zor olacağından kalkıyoruz. Güçlükle bindiğimiz tramvayın içi,
mesai çıkışları başladığından oldukça yoğun. İnebilmek için Yusufpaşa’dan itibaren
hazırlık yapmamız gerekiyor. Yardımla, ama bu kez daha zorlanarak indiğimiz Fındıkzade
durağında yine kalakalıyoruz. Çünkü üstgeçidi çıkabilmek için yardım edecek kimse
yok. Görevli bize tek alternatifimizi gösteriyor: Tramvay durağının, ana caddenin
tam ortasında sona eren rampasını takip etmemizi. Çaresiz bu yolu kullanıyoruz.
Halimize üzülen yaşlıca bir bey, destek için bizimle aynı yolu kullanıyor. Kollarıyla
durmalarını işaret ettiği araçların kimisi, karanlık olduğu için son anda fark
ediyor bizi. Karşıya güçlükle geçiyoruz. Kaldırımlar dar olduğundan ve sağlı sollu
araçlar park ettiğinden derneğe gitmek için araçlarla aynı yolu kullanıyoruz.
Yani risk devam ediyor. Ve normalde 10 dakikada varacağımız mesafe, yarım saatten
fazla sürüyor. Derneğe vardığımızda yorgunluktan çok, sağ salim gelebilmenin huzurunu
duyumsuyoruz. Dernekteki herkes soruyor: “Nasıl, neler yaşadığımızı anlayabildiniz
mi?” “Evet” diyoruz. Sağlam olan herkesin bu empatiyi kurmasını istiyorlar. Ve
sokakların fiziki şartlarının “dışarı çıkılabilir” hale getirilmesini. Bu ve başka
birçok talep için yarın saat 12.00’de Taksim’de olacaklar. Bütün sağlamları bekliyorlar!
Evrensel Hayat
Serpil İlgün