İstanbul Modern'de düzenlenen Venedik-İstanbul sergisinde Filistin asıllı sanatçı
Mona Hatoum'un +ve (1994/ 2004) adlı işi sergileniyor. Hatoum'un işi, zaman, döngü,
yapma, bozma, yeniden yapma ve zıtlıklar üzerine söylenebilecek en basit ve en
karmaşık şeylerin bir özeti gibi. Kumdan yuvarlak bir yüzey üzerinde bir kol sürekli
dönüyor, bir tarafı çizgiler bırakırken, diğer tarafı o çizgileri siliyor. İzler
silinse mi, silinmese mi bir türlü karar veremiyorsunuz...
-Biraz kim olduğunuzdan bahseder misiniz?
Filistinli bir ailenin çocuğu olarak Beyrut'ta doğdum. 1958'den sonra Lübnan'dan
gönderilen birçok Filistinli aile gibi benim ailemin de Lübnan kimlik kartları
yoktu. Onlar da, daha ben doğmadan İngiliz vatandaşı olmuşlar. Babam Filistin'de
İngiltere için çalışıyordu, doğduğumda İngiliz pasaportum vardı. İlk kez 1975
yılında bir gezi için Londra'ya gittim, ben oradayken Lübnan'da sivil savaş başladı,
mecburen Londra'da kaldım. Orada sanat eğitimine başladım. Üç yıl önce Berlin'den
bir burs aldım, zamanı yar yarıya Berlin'de ve Londra'da geçiriyorum.
-Lübnan'da iç savaş olması ve oradan ayrılmak zorunda kalmanız...
Hayır, düzelteyim. Ben Londra'ya bir haftalığına seyahate gitmiştim ve savaş
o sırada başladığı için Londra'da sıkıştım, ama daha önceden oraya gitmek gibi
bir planım yoktu. Koşullar neticesinde böyle oldu.
-Geçmişinize dair bazı ayrıntılar, bir iç savaş gölgesi... Bunlar yapıtlarınıza
nasıl nüfuz etti?
Doğrudan bir biçimde Lübnan'daki durumdan söz etmemeyi deniyorum. Performans
işleri yaparken bedeni toplumun bir metaforu olarak kullanıyordum. Toplumun üstündeki
baskıcı güçleri sembolize eden eylemler yaptım, ama yine de direkt olarak o anlamı
taşıyan çok az işim var. Kendi durumumla ve savaş arka planımla ilgili genel tespitler
yapmayı tercih ediyorum. 1980'lerde Beyrut'un işgaliyle ilgili birkaç iş yaptım.
1983'te de bir iş yaptım, ama genel olarak, işlerim politik konularla özel olarak
ilişkili değil, sanat işlerinde, açık propagandalar yerine daha çok metafor, hatta
bazen şiirsel bir dil kullanıyorum.
Sanatın dili değişken
-Açık propagandalar yapmak kolay olurdu herhalde... İşlerinizde, örneğin bu "+ve"
(1994/2004)'de derin bir üzüntü ya da rahatsız edici bir sakinlik hissediliyor...
İşlerimde bazı anlamlar içeren bir şeyler olabilir, ama doğrudan bir şekilde
bir şey söylemeyi sevmiyorum, çünkü işlerin, insanların farklı yorumlarına ve
okumalarına açık olmasını istiyorum. Bir sanat işini bir tek okumayla sınırlandırmayı
ya da "bu işten anlamanız gereken şudur" diye bir şey dikte etmeyi sevmiyorum.
Sanatın dili, biçim, renk ya da her neyse bütün o dil, çok açık terimlerle konuşmaya
açık değil. Sanat dili çok değişken, şeyler oldukları şeyden daha öte bir şey
olabilirler. İnsanların esere kendi korkularını ya da fantezilerini yüklemelerini
istiyorum.
-Burada sergilenen işle ilgili neler söyleyeceksiniz?
Uzun bir hikayesi var. 1976'da öğrenciyken, 30cm'ye 35 cm'lik küçük bir kare
kutu yapmış, içine bir motor koymuştum. Üzerine yerleştirdiğim iki uçlu kolun
bir ucu çizgiler çiziyor, diğer uç ise siliyordu. Bu hareket eş zamanlı gerçekleşiyordu.
Bunun meditatif bir niteliği de vardı. O zaman "Kendini silen çizim" diye adlandırdım
bunu (self erasing drawing). Değişim fikri üzerinde düşündüm, şeyler nasıl gece
ve gündüz gibi bir arada işliyor, nasıl aynı şeyin iki ayrı görünümü oluyor? Üstelik
geceye gündüzsüz, gündüze de gecesiz sahip olamıyorsunuz. Pozitifi negatifsiz
alamıyorsunuz, bir döngü içindeler. Sadece siyah-beyaz değil tabii, her şey böyle.
Sürekli interaktif bir hareket var ve yaşam hareketle ilgili bir şey. Şiirsel
terimlerle bu konuyu uzun zamandır düşünüyorum. 1994'te Japonya'da bir enstalasyona
davet edildim ve bu projeyi yapabileceğimi düşündüm. Dört metreye beş metre bir
parçaya yaptım, ama çok başarılı olmadı, onu yıktım. İki yıl önce Hamburg'dan
başlayan büyük bir tur yaptım ve küratör bunu yinelememize karar verdi. Çok basit
ve pek çok şey söyleyebilen bir iş. Savaş-barış, kurmak-yıkmak, yaşam-ölüm. Tabii
iş, bu döngünün çok küçük bir fiziksel mevcudiyeti, ama çok anlamlar taşıyabiliyor.
Yıkmak ve kurmak...
-Bu hareketlilik, döngü... Etrafımızda dönüp dolaşan hiçbir şey sonsuza kadar
bizimle kalmıyor.
O an ölüm anı olacak.
-Yıkmak ve kurmaktan söz ettiniz... İster istemez dünyanın çeşitli köşelerinde
için için sürüp giden savaşı hatırlıyor insan...
Çoğu zaman bunu soruyorlar, arka planımda savaş olduğu için işi bu okumaya zorluyorlar.
Maalesef bu bir problem, bazen yapacak bir şey olmuyor, bütün zıtlar var işin
içinde. Dediğim gibi, savaş ve barış da tabii ki var. Temel olarak, bu benim için
daha çok yıkmak ve kurmakla ilgili Bir şey. Bir fikirden çıkıp bir çok başka fikre
varabilirsiniz.
-İşlerinize hep böyle bakılması bazen sinirinizi bozuyor mu?
İşlerim bir tek okumanın dışında değerlendirilmediğinde kendimi kötü hissettiğim
oluyor. Yapıta çok önceden belli olmuş bir fikirle baktığınızda sınırlandırmış
oluyorsunuz. Bütün olası okumaların yapılmasını istiyorum, hatta bazen farklı
bir yorum bana bile eseri yeniden keşfettiriyor.
-İstanbul'a ilk gelişiniz mi?
Hayır, 1995'te Bienal'e gelmiştim. Aya İrini'de işim sergilendi.
-İstanbul'daki sanat ortamını nasıl buluyorsunuz?
Etrafa ve galerilere bakma şansım olmadı çok. 1995'te birkaç Türk sanatçıyla
tanışmıştım. Ama bu müzeye baktığımda fiziksel olarak çok güzel bir iş görüyorum.
Yer güzel, ışık iyi. Ancak yine de bir yargıda bulunmam zor, sergileri görmedim.
Cumhuriyet Dergi