Günlük yaşantımızda mutlu olmamızın içinde bulunduğumuz mekanın dekorasyonu ve
mimarisiyle yakından ilgisi vardır. Neden bir bardağınızı diğerlerinden daha çok
sevdiğinizi düşündünüz mü? Ya da vitrindeki yüzlerce desenli perde arasından o
perdeyi seçtiğinizi? Tarzımızı oluştururken nelerin etkisinde kalırız? Peki ya
stilimiz nedir?
Evler yaşayanları için yalnızca fiziksel değil, aynı zamanda psikolojik
bir sığınak, kimliklerinin koruyucusudur. Ev sakinleri ne zaman bir yolculuktan
dönseler, çevrelerine şöye bir bakınca kim olduklarını hatırlarlar. İnsanlar beli
sakatlanır diye düşünmeden tavandaki kirişlerin üzerine çiçek motifleri oyuyor,
gözleri bozulur diye düşünmeden masa örtülerinin üzerine hayvan motifleri işliyor.
Kısaca kimliğimizin ayrılmaz parçası olan ortamı güzelleştirmeye çalışıyoruz.
Zemini bal rengi taşlarla kaplı, aydınlık bir oda içimizdeki ufacık bir umut tohumunun
yeşermesini sağlıyor. Böyle bir atmosfer içinde en iyi tarafımız ortaya çıkıyor.
Tek bir odanın üzerimizde ne denli güçlü bir etki yaratabileceğini anlayıp o güce
minnet duyuyoruz.
Yalnızca fiziksel anlamda değil, ruhsal anlamda da bir yuvaya gereksinim
buyarız. Otabanlarla çevrili bir otel odasında, yıkık dökük bir apartmanlarla
dolu bir muhitte, delik bir fıçıdan su nasıl akıp giderse iyimserliğimiz, hayattaki
amaçlarımız da öyle akıp gider içimizden. Hayallerimizi bile unutabiliriz böyle
yerlerde.
Bazen üzerine bastığımız zemin dünyanın en uzak köşesindeki taşlarla kaplı,
penceremizin çevresi uzun bir maviye boyanmış olsa bile kendimizi huzursuz hissedebilir,
birilerine hasret duyabiliriz. Kısaca evler bizi iyi bir ruh haline bürünmeye
davet edebilir ama biz bu davete cevap verecek gücü kendimizde bulamayabiliriz.
Aksine eski parkelerin üzerinde yürürken, sabah güneşinin plastik boyalı
duvarlar üzerine izlerken de çok mutlu olabiliriz.Mimari sayesinde mutluluğun
şatafatsız, kendi halinde, narin nesnelerin güzelliğinde saklı olduğunu anlarız.
Kaynak: Masion Française / Mayıs 2007