Geride bıraktığımız yılın son günlerinde İstanbul Lütfi Kırdar Kongre ve Sergi
Sarayı'nda 'Contemporary İstanbul' adında yeni bir güncel sanat fuarı yapıldı.
Gerek katılan galeriler ve kurumlar, gerek fuarda temsil edilen sanatçılar, gerekse
eleştirmenler, basın ve ziyaretçiler tarafından "geçer"in hayli üstünde bir not
alan 'Contemporary İstanbul', bu manada yukarıda bahsedilen zümreleri bir o kadar
da şaşırttı.
Nasıl olmuştu da, profesyonel rekabetten tutun da kişisel egoların doğurduğu
kıskançlıklara kadar dayanan bir sürü nedenden ötürü darmadağın bir halde olan
Türkiye'deki çağdaş sanat toplumu, kendisini doğrudan ilgilendiren bir olaya -biraz
şaşkınlıkla da olsa- neredeyse "tam" not vermişti? Acaba, "başarı" konusunda bir
konsensüs sağlandığına göre, yine birisinden veya bir şeyden mi korkulmuştu? Yoksa
fuar zannedildiği kadar başarılı değildi ama kimse "Kral çıplak" demeye cesaret
mi edemiyordu?
Konunun merkezindeki bir kişi olarak, yukarıdaki soruların cevabı kanımca çok
basit: Varsa, varolan başarının önemli bir kısmı, fuar açıldığı anda zaten tamamlanmış
olan hummalı bir gayretin eseriydi. Fuardan önceki bir yıl boyunca, sanat toplumu
içindeki birçok dargın veya küskün bireye ve bu bireylerin temsil ettikleri kurumlara,
birkaç marjinal istisna haricinde, bir ortak amaç ve iyi ifade edilmiş bir vizyon
çerçevesinde teker teker gidilmiş, çağdaş sanatımızın içinde olduğu hal ve buradan
çıkış stratejileri sabırla anlatılmış ve dolayısıyla herkesin aynı çizgide buluşması
ve aynı çatı altında toplanması sağlanmıştı.
Dolayısıyla, 'Contemporary İstanbul' açıldığı andan itibaren, ülkenin önde gelen
galericilerini ve yurtdışından gelen muhataplarını, genç ve gelişen sanatçıları
temsil eden inisiyatifleri, sanatla ilgili sivil toplum örgütlerini, ulusal ve
uluslararası sanat medyasını, koleksiyonerleri, eleştirmenleri ve sanatçıları
ortak bir vizyon etrafında buluşturmayı başardı. Daha da ilginci, birçok eski
küskün ve dargın, bu dingin ortamdan bir hayli etkilenip neredeyse bir koro oluşturarak,
yabancı koleksiyonerlere ve ziyaretçilere Türk güncel sanatının bugününü ve geleceğini
görülmemiş bir heyecan içinde anlattılar. Gün sonunda, kendileri de bu işe şaşırdı,
onları dinleyen yabancılar da!
Zamanla şaşkınlıklar geçti, yerini gülümsemeler aldı. Gülümsemeler hoşgörüye,
tevazuya dönüştü. Sonunda Türk güncel sanatı kazandı. Ama bunun bir yan etkisi
olarak İstanbul kazandı, dolayısıyla Türkiye kazandı ve hepimiz. Yurtdışından
gelen sponsorlar, koleksiyonerler, basın mensupları, eleştirmenler, galericiler,
ziyaretçiler ve sanatçılar, Noel arifesinde ülkelerine dönerlerken daha şimdiden
gelecek yılların ziyaret tarihlerini, bütçelerini belirleyerek İstanbul'dan ayrıldılar.
Peki, onları bu kadar memnun eden şey neydi?
Kendimiz için
Bence bu sorunun cevabı da çok basit, ama basit olduğu kadar da önemli. Çok uzun
zamandan beri ilk defa gerçek anlamda uluslararası bir organizasyonu kendimizi
yurtdışındakilere beğendirmek için değil de, kendi iç barışımızı, huzurumuzu sağlamak
ve pekiştirmek için gerçekleştirdik. Fuara ve yaptığımız organizasyona bir "tanıtımcı"
veya "reklamcı" zihniyetiyle yaklaşmadık. Olaya, hayattaki en iyi tanıtımın kendi
içlerinde huzurlu olan ve sadece yaptıkları işin özüne konsantre olan kişiler
tarafından yaratılabileceğini çok iyi kavramış bireyler olarak yaklaştık. 'Contemporary
İstanbul'un Türkiye'de gördüğü olumlu yankının haricinde uluslararası arenada
da daha ilk senesinden itibaren başarılı addedilmesinin kanımca en önemli nedeni
de budur.
Şimdi ise İstanbul olarak önümüzde daha büyük ve önemli bir fırsat var. 2010
Avrupa Kültür Başkent'i ilan edilen İstanbul. İstanbul 2010 konusunda çok detaylandırılmış
ve üzerinde emek harcanmış çalışmalar var, ama benim görebildiğim kadarıyla her
İstanbulluyu bu olayın bir parçası yapacak ortak bir vizyon henüz meydana çıkmadı.
Görebildiğim kadarıyla, olaya hala biraz "tanıtımcı" ve "reklamcı" gözüyle bakıyoruz.
Ben ise, bu yaklaşımın en az bir alternatifi olduğunu düşünüyorum. Yukarıda özetlemeye
çalıştığım 'Contemporary İstanbul'un yarattığı hoşgörü ortamı örneğinden gidersek
ve bunun üzerine kültür ve sanatın birleştirici gücünü de eklersek, ben İstanbul
2010'u öncelikle halihazırda darmadağınık olan bir İstanbul'u yeniden birleştirmek,
bütünleştirmek ve kendi içinde barıştırmak için en büyük fırsat olarak görüyorum.
Son 50 yılda katlanarak büyümüş, büyürken de parçalanmakta olan kimliğini toparlamakta
zorlanmış ve halkı mevcut durumdan şikayetten başka neredeyse hiçbir ortak payda
bulamayan bir İstanbul'da, politikacıların, valilerin ve -ne kadar karizmatik
olurlarsa olsunlar- belediye başkanlarının, kendi başlarına veya alışılagelmiş
metodlarla bir "iç barış" ortamı ve huzur duygusu yaratmaları şu etapta artık
neredeyse imkansıza benziyor. İşte İstanbul 2010, bu iç barışı yeniden yakalayabilmek
için çok önemli, belki de bizim hayatımızdaki en önemli, bir metod ve bir fırsat.
2010 vesilesiyle, İstanbullu İstanbul'la ve diğer İstanbullularla barışırsa,
birbiriyle samimiyetle kaynaşırsa, İstanbul'un en iyi tanıtımı da işte o zaman
gerçekleşir. Avrupalı da bunu anlar ve alkışlar. Amerikalısı da, Çinlisi de. Gelin
2010'a daha ilk baştan "tanıtımcı" ve "reklamcı" zihniyetle değil, katılımcı,
uzlaştırıcı ve barışcı zihniyetle yaklaşalım. Gerekiyorsa, Avrupa Kültür Başkenti
olma şerefine kendimize, İstanbul'umuza has bir yorum getirelim. Zaten Avrupa
da, nereye gittiği pek belirli olmayan bu programa yeni bir yön arıyor. 2010'a
kadar ortak bir kent kültürünü geliştirelim ve benimseyelim. 2010'dan sonra bir
de 2011 olduğunu ve çocuklarımızın İstanbul'da hak ettikleri gibi yaşamaları gerektiğini,
bu konuda atacağımız her adımda içimizde hissedelim.
Tanıtımın en iyisini işte siz o zaman görün. Kültür alanında çok sınırlı olan
kaynakların yurtdışı mecralarda bonkörce harcanması dışında başka neye yaradığını
hala tam olarak anlamakta zorluk çektiğim "tanıtım da tanıtım" uğruna, kentimizle
bizi yeniden barıştırabilecek bu önemli fırsatı da kaçırmayalım.
Orhan TANER / Contemporary İstanbul Direktörü
Radikal İKİ