Boston'da sessiz sedasız bir mahelledeyim. Yazı masam pencerenin önünde.
Gece yazdığımda, gözüm konu komşuda yanan tek tük ışıklara takılıyor. Amerikalılar
erken yatıyor. Akşam dokuzdan sonra pek kimse birbirine telefon etmez. On dedin
mi ışıklar sönüyor.
Sabah erkenden herkes işine gider, akşam döner. Yakın zamana kadar gündüzleri
sokağımız genellikle bomboşdu.
Genç bir kız, elinde dört beş tasma, evlerde yalnız bırakılan köpekleri öğleye
doğru yürüyüşe çıkarır, ellerinde bastonları Rus göçmeni yaşlı bir kaç çift kol
kola gezinir, postacımız Jane öğleden sonra mektupları getirirdi, o kadar.
Son yıllarda gözüm sokaktaki hareketliliğe takılmaya başladı.
Çeşit çeşit araçlar gün boyunca cirit atıyor sokakta. Biri gidiyor. Biri geliyor.
Şöförler evlerin önünde duruyor, araçlarından indirdikleri kutuları, paketleri,
bahçe içindeki evlerin kapısının önüne bırakıp gidiyor. Bizim sokakta, başka sokaklarda,
internet üzerinden alış veriş yapanların aldıklarını evlerine teslim ediyor.
Eskiden alış veriş merkezlerine gidenlerin, dükkan dükkan dolaşmaya ayıracak
ne vakti var ne de arzusu. Bilgisayar ekranının başında aradığı malın çeşitlerini
bir kaç tıklamayla bulabiliyor. Bir kaç tık daha, sipariş tamam. Ismarladığını
beğenmezse, gene evinin kapısının önünden alıyorlar iade etmek istediklerini.
Dükkanlarda alış verişe harcayacağı vaktini ya işine ayırıyor, daha çok mesai
yapıp daha çok para kazanıyor, ya da keyfine göre, canı ne isterse onu yapıyor.
Dükkanlar kapanmaya başladı. Dünyanın en büyük müzik dükkanı Virgin Records bunlardan
biri.
Aslında bu satırları İstanbul'un geleceğini düşünerek yazıyorum. Belediye ve
yatırımcılar el ele vermiş rant sağlamak için İstanbul'u semt semt koca bir alış
veriş merkezine dönüştürme peşindeler. Haydarpaşa, Galataport, Tarlabaşı ilk akla
gelenlerden.
Alış veriş yapmasak bile, biz de zenginleştik, modernleştik duygusunu veren bu
merkezlerin yarınını düşünen yok.
Belediye ve yatırımcılar benden sonra tufan anlayışındalar.
İngiltere'de Manchester gibi sanayii devriminin öncülüğüni yaparak fabrikalaşan
kentlerin bilim kurgu filmlerinden çıkma hayalet şehir merkezlerine dönüştüklerini,
koca koca metruk fabrikaları unutmayalım.
Alış veriş merkezlerini bence aynı akıbet bekliyor.
Kendine yeterli mahallelerin yerini, insan ilişkilerinin anonimleştiği merkezler
alıyor. Şehirlerimizin geleceğini planlayanlar, herkesi katma değeri olan birer
istatistik olarak görüyor.
Siyaset ve sermayenin isbirliği yaptığı günümüzün totaliter şehir yönetimleri
bize sormuyor ne isteriz diye. Ne planladıklarını, ne yapacaklarını bile gizli
tutuyorlar. Sözleşmeler imzalandıktan, yıkım ve inşaaat başladıktan sonra haberimiz
oluyor.
Dünyada başka bir çok şehir gibi, İstanbul da rant peşinde işgal ordularının,
talanın, yolsuzluğunun ibret verici örnekleriyle dolu.
Şehrimizi kendine özgü bitki örtüsüyle yeşerteceklerine, ithal çiçeklerle süslüyorlar.
Ancak, asıl ibret verici olan, apartmanlarımızda kimin kaç kalorifer dilimi var
gibi konularla ilgili toplantılarımızda birbirimize girerken, aklımızdan geçmiyor
İstanbul'un bize ait olduğu. Şehrimizin planlanmasına katılmayı talep etmek, totaliter
yönetimleri şeffaflaştırmanın yolunu açmak, mahalle bazında örgütlenerek demokratik
kent yönetim modelleri geliştirmek gündemimizde değil.
Demokraside en az oy vermek kadar, hesap sormak ve katılım da elzem unsurlar.
İlle de taraflaşma merakımız parti aidiyetimizi pekiştirirken ödümüz kopuyor
örgütlenerek yönetenlerden hesap sormaktan. Katılımcı demokrasi mi? Hala belediye
bürokratlarının huzurunda ceketimizin düğmesini iliklediğimiz bir ülkede yaşıyoruz.
Radikal Gazetesi
Gündüz VASSAF