Hayatımızın bilmem kaç saatini trafiğe kurban veriyoruz her gün. İtiş kakış binebildiğimiz
otobüste “ittirdin-ittirmedim”, “ilerle-ilerleyecek yer yok” tartışmasını her
sabah başka insanlarla yapıyoruz, özel araçlarımızdan sabahın bu saatlerinde hep
tıkanan şu trafiğe sövüyoruz.
Asık suratlarımızla, bize az önce çarpıp geçen adama küfrederek, işe yetişme
telaşında, kim bilir kaç kişiye de biz çarpıyoruz daracık kaldırımlarda. Ayağımızı
burkma tehlikesiyle yürüdüğümüz bozuk kaldırımlar, belediyecilik anlayışına olan
güvenimizi daha çok sarsıyor her adımımızda. Yağmur yağdığında, yerinden oynamış
kaldırım taşlarının altındaki su birikintilerini sıçratarak ,"Hansel ve Gratel"cilik
oynamaya mahkum ediliyoruz.
Bürolarda nefes alamayıp pencereyi açmamızla kapatmamız bir oluyor. Zira içeri
dolan “gaz ve toz bulutu” ofisin havasından daha kötü. Savaş çıkmış da top atılıyormuş
izlenimi veren, yandaki inşaat makinelerinin sesleri de cabası...
Bilmem ne gökdeleninin, bilmem kaçıncı katındaki ofisimizden hemen arka taraftaki
gecekondunun bahçesinde oynayan çocukları zar zor seçebiliyoruz. Aslında onlara
çok yakınız, ama görebilecek kadar değil...
Öğle yemeklerimizi aceleyle yiyoruz. Aceleyle işe geri dönüyor, “Otobüsü kaçırırsam
trafiğe kalırım” diyerek aceleyle yürüyoruz iş çıkışlarında.
En çok sevdiğimiz yolda yürürken bile mutlu olamıyoruz. Küçüklü büyüklü tabelalar
sinirlerimize dokunuyor, reklam panoları asabımızı bozuyor çünkü. O çok sevdiğimiz
yolun manzarası reklam kuşağına çoktan dönüşmüş durumda.
Sinemaya ya da tiyatroya gidiyoruz akşamları. Ama sanata karşı gösterdiğimiz
naiflik, sokağımızda patlayan kanalizasyon borusuyla kayboluveriyor. Bir türlü
tamir edil(e)meyen kanalizasyon boruları nedeniyle, sularımız kesiliyor. İşte
o anda “sanat” gözümüz dönüyor, yetkililere biz değil, içimizdeki canavar bağırıyor.
Kendi oksijenimizi kendimiz üretmek için -betonlaşmaya inat- çiçek bile yetiştirmiyoruz
ufacık evlerimizde. Zaten güneş de görmüyor ya çoğumuzun evi... Bodrum katında
yaşamıyorsak eğer güneşimizi, önümüzdeki -neredeyse bitişik yaşadığımız- yüksek
apartman engelliyor zaten.
Yürürken kafasına inşaattan bir tuğla düşen adamın ya da belediyenin kazıp, açık
bıraktığı çukurda kurtarılmayı bekleyen çocuğun haberi artık bizi şaşırtmıyor,
sadece daha paranoyak yapıyor. Her an her şey olabilir çünkü bu kentte! Güvende
hissetmiyoruz kendimizi asla ki; güvende de değiliz zaten.
Yorgun bir şekilde döndüğümüz evlerimizde “deprem olur”, “hırsız girer” korkusuyla
diken üzerinde uyuyup, uykumuzu alamadan yine aynı döngünün içinde buluyoruz kendimizi.
Belki günümüzü tıpatıp böyle geçirmiyoruz ama, üç aşağı beş yukarı benzer şeyler
yaşıyoruz. Böyle yaşayarak ya da yaşamak zorunda bırakılarak bir kültür yaratıyoruz
aslında; kaos kültürü...
Hepimiz birer kaos kentliyiz...