Türkiye Makine ve Mühendisler Odası Birliği'ne (TMMOB) bağlı Elektrik Mühendisleri
Odası (EMO) ve Nükleer Karşıtı Platform (NKP), 8 Mayıs'ta TBMM'den geçirilen,
ancak bir önceki Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer veto ettiği için yasalaşmayan
5654 sayılı Nükleer Güç Santrallerinin Kurulması ve İşletilmesi ile Enerji Satışına
İlişkin Yasa Tasarısı hakkında kamuoyuna bir açıklama yaparak, hükümet ve topluma
"Türkiye'nin nükleer enerji santralına gereksinimi yoktur" mesajını verdi. 13
Kasım'da yapılan açıklamada "Türkiye enerji sektörünü, daralan pazar paylarını
büyütmek amacındaki nükleer lobilere açmak ile kırmızı ışıkta geçmek arasında
hiçbir fark yoktur!" denilirken, Türkiye'de enerji alanında eksik olan asıl şeyin
stratejik planlama ilkeleri ve uzun vadeli yatırım projeleri olduğuna dikkat çekildi.
Öte yandan aynı açıklamada; nükleer santrallerin, ülkemizin jeolojik yapısı ve
mevcut aktif fay hatları gerçeği düşünüldüğünde çok riskli ve tehlikeli olduğu
şu mesajla tekrar hatırlatıldı:
'Aceleye getiren yok, acele işe şeytan karışır' diyen Enerji ve Tabii Kaynaklar
Bakanı Hilmi Güler, Türkiye'ye nükleer santral kurmak inadıyla, şeytanı rehber
edinmiş olup, ülkeyi sonu belirsiz bir noktaya götürmektedir... Soruyoruz; dünyada
nükleer endüstrinin dibe vurduğu gerçeğini görmezden gelen ve bu dönemi 'Nükleer
Rönesans' tanımıyla ortaya koyan siyasal iktidar neyin peşindedir? Ve biz; Türkiye'de
nükleer enerji santralı kurulmasına 'Hayır,' diyen 100 bin kişinin imzasını TBMM'ye
taşıyanlar, meslek odaları, demokratik kitle örgütleri, sendikalar, siyasi partiler,
bilim insanları ve her kesimden konuya duyarlı yurttaşların oluşturduğu Nükleer
Karşıtı Platform olarak, TBMM'deki milletvekillerimize buradan bir kez daha sesleniyoruz:
'Türkiye'nin nükleer enerji santralına gereksinimi yoktur.'
Bu haberin en yeşil belgesi
NKP ve EMO'nun internet üzerinden de temin edinilebilen detaylı açıklamalarında,
TBMM milletvekillerine ve Türkiye kamuoyuna da açık çağrıda bulunularak 'Nükleer
Santral Yasası'nın gedikleri tek tek işleniyor. Bu açıklamada özellikle, 'Nükleer
Santral Kime Elektrik Satmak İçin Kurulacak?', 'İhale ve Alım Garantisi Kargaşası',
'Kamu-Özel Ortaklığında Keyfiyet', 'Denetlemede Belirsizlik', 'Atık ve Söküm Maliyeti'
ve 'Alım Garantisi Çifte Standardı' gibi hayati konu başlıkları öne çıkarılıyor:
Metnin tamamı için internet adresi: www.nukleerehayir.org
Santrale kömürle, yangına körükle gitme!
Yasalaşması beklenen 5654 sayılı, vetolu 'nükleer' yasa tasarısı, çok büyük bir
riski daha beraberinde getiriyor. Buna göre, yasa tasarısının 9. maddesinde yer
alan geçici 2. madde, Türkiye'de açılabilecek diğer yerli kömür yakıtlı santrallerin
teşvik yolunu da ardına kadar açıyor. Maddede ihale sonucu yapılacak santrallerin
bin megavat ve üzeri güçte olması ile, santralin tamamının 2014 yılı sonuna dek
işletmeye girmesi gibi 'koşullar' göz önünde tutuluyor. İşte bu durumu değerlendiren
ve şu anda ikinci baskısı yapılan Küresel Isınma ve İklim Krizi kitabının yazarı
Ömer Madra da, James Hansen ve James Lovelock başta olmak üzere birçok iklimbilim
insanının, kömür tüketiminin yarattığı karbondioksitin küresel ısınmayı daha fazla
artıracağı mesajını yineliyor. Kısacası bu durum da yangına, körükle demesek de
kömürle gitmeye benziyor!
Geleceği gören profesörden YEŞİL TÜRKİYE için muhtıra
KONDA Araştırma Şirketi kurucusu ve köşe yazarı Prof. Tarhan Erdem, Yeni Türkiye'yi
Anlamak adlı çalışmasında kuraklık ve küresel ısınmaya da dikkat çekti..
Son dönemde, '22 Temmuz'da yapılan genel seçimlerin sonuçlarını tahmin eden adam'
olarak adından söz ettiren istatistik uzmanı ve KONDA araştırma şirketinin kurucusu,
Radikal gazetesi köşe yazarı Tarhan Erdem, 3 Kasım Cumartesi sabahı Osmanlı Bankası
Müzesi'nde çok önemli bir sunum yaptı. Müzede altı yıldır sürdürülen Voyvoda Caddesi
Toplantıları'nın konuğu olan Erdem'in Yeni Türkiye'yi Anlamak adlı sunumundaki
iki başlık, 'Kuraklık' ve 'Yakın Gelecek' idi. Erdem, Türkiye'deki kuraklığın
da bir olasılıktan çok ötede olduğunun altını şu sözleriyle çizdi:
"Önce kuraklık kelimesinin 1970'lerdeki anlamındaki değişikliğe değinmeliyim:
Kuraklık eskiden periyodik olarak az yağmur yağan yıl anlamındaydı; şimdi içinde
bulunduğumuz durum bu anlamda kuraklık değil; 'çölleşme' sürecidir. Ülkemiz bu
anlamda kuraklık içindedir. Son 10 yıldaki kuraklığı tanımalıyız. Kuraklık önceleri,
bir iki yıl sürer, sonra eski günlere dönülürdü. Yaşadığımız kuraklığın böyle
bir iki yıl sürecek bir olgu olmadığı yönünde bulgular var. Kuraklığın değiştiğini
görmeli ve günümüz kuraklığını tanımlamalıyız. Büyük kentlere, şimdi suyu bol
gibi görünen nehir sularını taşıma politikası, kuraklığın anlaşılmadığını gösteriyor.
Suyu alınan bölgenin ve o nehrin şimdi hayat taşımakta olduğu vadinin doğası değişmeyecek
midir? Nelerin değişeceği görülmüş müdür? Transfer bir hükümet etme hakkı mıdır;
yoksa o su, o doğada oturanların hakkı mıdır, bu hak yerel bir hak mıdır? Ulusal
bir hak mıdır? Transfere hakkımız var mı? Su transferinin uluslararası ve ulusal
koşullarını önce belirlemeli, o koşulları ilan etmeli ve sonra onları uygulamalıyız!"
Erdem sunumunda sözlerine şöyle devam etti: "Son yıllarda hükümetlerimiz, siyaset
adamlarımız, bürokratlarımız, aydınlarımız, hep birlikte, geçici bir sorunla karşılaşmış
gibi davranıyoruz. Nasıl anlatsam bilemiyorum: Dünya da küresel ısınma karşısında
değişik felaket senaryolarıyla karşı karşıyadır. Ancak Türkiyemiz felaketin ilk
dönemindedir; söndürülemez ama her tarafı kaplaması önlenebilir bir yangının başlangıcındayız!
Hiç düşünmediğimiz ve çok acı gelecek kararlar vermek zorunda kalabiliriz. Bu
büyük değişimdir: Günlük hayatımızda, sanayimizde, devlet erklerinin kullanımında...
Belki de insan haklarını bugünkü anlamı dışında tanımlamak zorunda kalabiliriz!
Büyük değişime ne kadar çabuk başlarsak, zararını o kadar az öderiz." Öte yandan,
Prof. Erdem'in 'yakın gelecek' vizyonu ise, kuraklıktan beter bir gerçekçilik
taşıyordu: "...küreselleşme ve kuraklık; her tarafımızda daha hızlı bir değişimle
sonuçlanacaktır. Şimdiye kadar bütün dünyanın yaptığı gibi; görüp yine işimize
dönemeyiz. İki örnek: Dünya, nüfus artışını durdurup azaltma politikaları arama
ve uygulamak zorunda. Türkiye yeni bir yerleşim modeli aramak durumundadır. Her
gün, dünyanın işi bir önceki günden daha zordur. Buna uygun, bugünkünden çok farklı
planlama anlayışı geliştirmeliyiz."
Sabah PAZAR