"The Death and Life of Great American Cities" (1961) insanların planlama ve kentin
karakteri ve sokaklar üzerine geliştirilen düşüncelerini değiştirdi. Jane Jacobs,
bu kitapta farklı bir mesaj veriyordu. Roger Scruton, yazısında bu mesajın günümüz
ile ilişkisini ortaya koyuyor.
Jane Jacobs hayatı boyunca çok fazla yazı yazmadı. Kent planlama üzerine
profesyonel anlamda bir eğitim almadı. O, çoğu kişi tarafından göz ardı edilen
veya hiçbir zaman uygulanamayacağı düşünülen fikirlerin savunucusu oldu.
Hayatı boyunca kent planlamada en temel öğenin insan olduğunu savundu. Jacobs,
25 Nisan 2006 tarihinde Toronto’da hayata veda etti.
Kendisi belki de başarılı kentsel mekanların ancak koordinasyon problemi
çözüldüğü ve bu tip problemlerin bir tek kapsamlı planla kentin her bölgesi için
eşit olarak çözülemeyeceğini savunan tek kişiydi.
Ona göre kentler, organik ve kendiliğinden gelişmeliydi. Gereksinimler sonucunda
yapılan müdahalelerin toplum içinde kolayca sindirileceğini ancak bundan sonra
barışçıl evrimin gerçekleşeceğini savunuyordu.
Gerçek bir şehir yaşayanları tarafından kurulmalıydı. Böylece kentler, birkaç
uzmanın bir araya gelerek yarattığı planlardan değil kentlinin ortak gereksinimleri
sonucu ortaya çıkan, ihtiyaçları giderenler yapıları yansıtacaklardı.
Modern konut projeleri insanları sokaktaki yaşamdan uzaklaştırarak düşeyde
konut bloklarında yaşamaya mahkum etti. Bunun sonucunda toplumda yabancılaşma
ve sosyal parçalanma ortaya çıktı. Zonlama kuralları ile kent farklı bölgelere
ayrılıyordu.
Sanayi bir uca, ofisler başka bir uca, alışveriş bir başkasına uzaklaştırılıyordu.
Bunlardan tamamen farklı bir bölgede yer alan konut alanları gün içerisinde terk
edilmeye mahkum kalıyor ve sosyal iletişimi güçlendiren kanallardan uzak kalıyordu.
Tüm parsele yayılan aynı tarz bina tipleri, yaya yollarını tanımlayan binaların
köşelerde keskin dönüşleri, sokağın kamusal mekanın temel prensiplerinin varolmasını
engelliyordu.
Evlerin kapılarının açıldığı sokaklar kentin arterleri ve damarları, akciğerleri
ve sindirim sistemidir, tüm iletişimin akıp gittiği kanallarıdır. Hiçbirşey kentsel
yaşamı korumaktan daha önemli değildir. Ne otobanlar, ne blok yerleşimler, ne
de tüm kenti tekil, geçici ve işlevi bitince çürüyüp gidecek bir alana indirgeyen
bütüncül planlar. Sokaktaki yaşamla beraber insanlar da kendi kendilerini yenilerler.
Jacobs’un kehanetleri Amerikan kentlerinin bugününü anlatıyordu. Orta sınıfın
banliyölere kaçışı, kent merkezindeki çok katlı otoparklar, dev otobanlar, suç
oranlarındaki artış...
Günümüzde Detriot ve Minneapolis’te Jacobs’un yıllar önce ortaya koyduğu
tablo izlenebilir. Aynı şekilde 2005 Ekim ayında Paris’in banliyölerinde çıkan
çatışmaların temel nedeni 30 yıl boyunca beton bloklarda yaşayanların birbirine
yabancılaşmasıdır.
Jacobs’un mesajı geçtiğimiz yıllarda James Howard Kunstler tarafından ele
alınarak yeniden incelendi. Kunstler, The Geography of Nowhere (1994) isimli kitabında
zonlama kuralları ile yapılan planlama sonucunda ortaya çıkan Amerikan kentleşmesinin
psikolojik ve estetik felaketini anlatıyor.
Kunstler, The Long Emergency (2005) isimli kitabında bu felaketin içgüdüsel
tek çözümü olan banliyöleşmenin sürdürülebilir olamayacağı ve Amerika’nın benzin
tükendiği zaman ortaya çıkacak duruma müdahale için acil eylem planı hazırlamakta
olduğunu vurguluyor.
Kunstler'in felaket senaryosuna cevap ne olursa olsun, Jacobs’un temel tartışması
kentlerin geleceği tartışmasında saygın bir yer kazanmasına neden oldu. İngiltere’deki
The Commission for Architecture and the Built Environment (CABE), RIBA ve English
Heritage gibi birçok kurum Jacobs’un düşüncelerini benimsedi ve kendi projelerinde
kullandı.
Aslında onun deyişlerindeki başarısı her yerde izlenebilir. Coverty’ye ya
da Milton Keynes’e veya İngiltere’deki herhangi bir planlama zihniyetini ele aldığınızda
Jacobs’un öngördüğü felaket senaryolarıyla karşılaşabilirsiniz. Boş merkezler,
yalnız banliyöler, çirkin yüksek katlı binalar, gözlerini, ciğerlerini ve ruhlarını
kaybetmiş sokaklar ve onların yerine tüm kenti sarmış otobanlar.
Ayrıca açık demokrasilerdeki kentleşme ve planlama üzerine tartışmalarda
Colin Ward, Ben Plowden, Jane Ridley, Sophie Jeffreys, Leon Krier ve daha bir
çoğunun yazıları bulunur.
Spontane planlamaya karşı
Jacobs’un sorusu bizi tek bir yerde yanıtsız bırakıyor. Bu karmaşadan nasıl
kendimizi kurtaracağız? Eğer problem planlama da ise, bundan korunmak için nasıl
planlar yapılmalı? İyi ve kötü plan arasında belli bir ayrım var mı? Herşeyi bir
kenara bıraktığımızda, Venedik’te planlanmamış mıydı? Veya Efes ve kentleşmenin
diğer binlerce zaferi? Herkesin özgür kalabilmesi için kentlerin gecekondu bölgesine
dönüşmesine izin mi vereceğiz?
Belki bu tartışma da Jacobs’un en zekice yanıtı pozitif planlar ve negatif
sıkıntılar arasındaki ayırımı iyice belirtmesidir. Serbest ekonominin gerekliliğine
rağmen, ekonomik koordinasyon sorununu çözeceksek, özgürlük mutlaka yasa tarafından
da kapsanmalı. Yasal yan tehditler hilelerin gelişmemesini sağlamalı. Kenttekine
benzer olarak, planlama olmalı; ancak pozitiften öte negatif olarak da düşününebilen,
yan tehditleride göz önünde bulundurabilen bir sistem olmalı. Bir anlamda nerede
ne olursa olsun onu ele alabilecek bir sistem.
Helsinki’de 19. yüzyılda ve 20. yüzyılın başlarında hiçbir binanın gölgesinin
sokağın tümünü kaplayamayacağı yönünde kurallar vardı. Bu kurallar sayesinde kentin
insancıllığını koruyabildiğini söyleyebiliriz. Buna benzer kurallar Cenova ve
Washington’da da var. Bu kurallar kentlerinde kendi karakterlerini korunmasını
sağladı. Yine Fransa’nın Provans Bölgesi’ndeki kentsel peyzajı koruyanda bu yönde
konulmuş kurallardır.
Malzemelerini stillerin, yüksekliklerin ve ebatların üzerindeki bu baskılar
işlevden öte sokağı en basit kamusal mekan ve yayaları da onun temel kullanıcıları
olarak kabul etmedir; cephelerin ve sokak önelerinin korunması, arkalarındaki
işlevi değiştirelebilir; tüm bu uğraşlar yavaşça – zamanla kendiliğinden ortaya
çıkan (örneğin Baltimore’un yenilemesinde ve diğer hasar gören Amerikan kentlerinde)
ve Poundbury’de Leon Krier tarafından görselleştirilen ve şiddetle savunulan ve
Amerika ve İtalya’daki Yeni Kentçiler “New Urbanist” – hepsi Jane Jacob’a sayısız
şey borçlular.
Malzemenin, stillerin, yüksekliklerin ve boyutların üzerindeki bu baskılar
işlevden öte sokağın temel karakterini korumasına yöneliktir. Onun en basit kamusal
mekan çeşidi olduğu ve yayaları da onun en temel kullanıcısı olduğunu kabul etmesidir.
Her ne kadar arkadaki işlevler değişsede sokak cepheleri korunmalı, evlerin
kapılarının sokağa açılmalıdır. (Örneğin Baltimore’daki yenilemede ve diğer hasar
gören Amerikan kentlerinde)
Poundbury’deki Leoan Krierve İtalya ve Amerika’daki “Yeni Kentçiler” Jacobs’a
çok şey borçludur. Onlarda sonunda Jacobs’un savunduklarını kabul ettiler, planlama
yerine kendiliğinden gelişen kentsel sisteminde sonunda varolamayacağını savunuyorlar.
Amerikan kentlerinin yok oluşunun nedeni planlama değil, yanlış şeylere yönlendirilen
yanlış çeşit planlamadır.
Kaynak: arkitera.com