Cumhuriyet ile birlikte siyasi merkez olmaktan çıkıp sosyo-ekonomik açıdan eski
önemini yitiren İstanbul'un 20. yüzyıl başında 1 milyonu aşan nüfusu, 1927'de
700 binin altına düştü. Ancak 1940'larda sanayi yatırımlarının gelişmeye başlaması
ile kent, yeniden çekim merkezi oldu. 1950'lerin ortasına gelindiğinde İstanbul,
batıda Yeşilköy, kuzeyde Levent, doğuda Bostancı'ya kadar uzanan bir alanda yayılma
gösterdi. Sanayi alanlarının etrafında gecekondu mahalleleri oluşmaya başladı.
1970'lerde 2 milyonu aşan nüfusu, etki alanının genişliği, sanayinin kent dışına
kayması ve birden çok merkezi ile İstanbul, metropol ölçeğine ulaştı ve konut,
ulaşım gibi altyapı sorunlarıyla karşı karşıya kalmaya başladı. 1973'te yapılan
Boğaziçi Köprüsü ve çevre yolları kent içi ulaşım ağının omurgası haline gelirken
özel oto sayısının artması ile İstanbul'un gelişim alanı doğuda Gebze, batıda
ise Silivri'ye kadar ulaştı. 1980 yılına gelindiğinde nüfus 3 milyona dayandı.
1984'te çıkarılan Büyükşehir Belediyeleri Yasası ile İstanbul'da büyükşehir belediyesi
ve ona bağlı ilçe belediyelerinden oluşan bir yönetim yapısı kuruldu.
Canavar gibi!
1989 yılında, Boğaz'ın kuzey kesiminden kenti transit geçen Trans Avrupa Otoyolu
ve buna bağlı ikinci bir köprünün yapılması, kentin gelişimi ile ormanlar üzerindeki
etkisi açısından önemli kilometre taşlarından biri oldu. Otoyol çevresindeki orman
ve doğal alanlar üzerinde gecekondu semtleri yükselmeye başladı. Buna 1990'larda
Levent-Maslak hattı üzerinde gelişen gökdelenler eklendi.
Nüfusun artık 10 milyonu çoktan aştığı 2000'lerin gündemini ise 3. köprü, tüp
geçit, işgal edilen orman arazileri, orman alanlarının başka kullanımlara tahsisi
gibi konular oluşturuyor. Kent tarihinde gelinen her yeni aşama, ormanlar ve doğal
alanlar aleyhine sonuçlandı. İstanbul adeta üç tarafından kıstırılmış ve kabına
sığmayan bir "canavar" gibi kuzeyindeki yaşam kaynağını yani orman ve su havzalarını
zorluyor.
Yapılaşma yüzde 90 arttı
İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi'nden Doç. Dr. Ayhan Koç ile Dr. Hakan Yener
'in yaptığı bir araştırmada 1984 ve 1994 yıllarında elde edilen uydu görüntülerine
dayanarak özellikle Belgrad Ormanı ve Beykoz çevresini içine alan 360 kilometrekarelik
bölgedeki yerleşim alanlarının yüzde 90'lık bir artış göstererek 3900 hektardan
7400 hektara çıktığını ve bu artışın yüzde 18.5'inin orman alanlarından elde edildiğini
gösteriyor. Bu da 650 hektarlık bir orman alanını ifade ediyor ve aynı yerde 1984'te
var olan toplam orman alanının yüzde 3.64'ünü oluşturuyor. Araştırmaya göre, orman
alanlarındaki azalmanın ikinci nedeni madencilik ve benzeri "yerleşim" dışı nedenlerle
yaşanan alan kaybı. Bu da 2 bin 263 hektar olarak belirlenmiş.
Uzmanlar, Boğaz üzerine yapılacak üçüncü bir köprü ve ona bağlı otoyolların 350
hektarlık bir orman alanına mal olacağını tahmin ediyor. Araştırmanın ilginç bulgularından
biri de ormanların yapısında görülen değişim. 1984'te 36 bin hektarlık araştırma
alanının 12 bin 460 hektarı geniş yapraklı ormanlardan oluşurken 1994'te bu 10
bin 275 hektara düşmüş. Buna karşılık iğne yapraklı ormanlar, aynı dönem içinde
5475 hektardan 7570 hektara çıkmış ve bütün içindeki oranı yapraklılar aleyhine
artmış.
Yaşanmaz hale geliyor
Orman yetiştirme uzmanı Prof. Dr. Cemil Ata, "Geniş alanlarda ağaçlandırma amacıyla
kullanılan sahil çamı gibi türler, yangına davetiye çıkarmaktadır" diyor ve ekliyor:
"İstanbul'daki bu saf çam ormanları zamanla eski orijinal yapısına yani meşe,
kayın, kestane, akçaağaç, kızılağaç türlerinden oluşan karışık yapraklı ormanlara
dönüştürülmelidir."
İstanbul bir yandan kendi su kaynaklarının sigortası olan ormanları kaçak yapılaşma,
yeni otoyollar, köprüler ile kaybederken diğer yandan susuzluğa çare olarak yüzlerce
kilometre uzaktan başka doğal ekosistemlerin ihtiyaç duyduğu kaynakların getirilmesi
önemli bir çelişki yaratıyor. İstanbul'un var olan ormanlarını riske atacak her
adım, bardağımızdaki suyun biraz daha azalması ve kirlenmesi, dolayısıyla İstanbul'un
daha da yaşanmaz hale gelmesi demek.
Cumhuriyet Gazetesi