Anadolu'dan gelenlerin İstanbul'a çoğunlukla ilk adımlarını attıkları Haydarpaşa
Garı, özelleştirme alıştırmalarına çoktan başlamış. Ama garın içindeki yoğunluk
ve heyecan onun bu şekilde kalması gerektiğinin bir kanıtı gibi.
Taşı toprağı altın diye İstanbul'a koşan yüz binlerin, trenden iner inmez ilk
gördüğü yerdir Haydarpaşa. Sultanahmet'in koca minarelerini, boylu boyunca Kadıköy'ü
açık deniz dalgalarından koruyan mendireği, kendisini şehrin karmaşasına götürecek
vapuru, ilk deniz fenerini, hatta ilk defa denizi gördüğü yerdir. İstanbul'a gelip
de yepyeni beyaz sayfalar açabilenler için, geçmişlerinin son durağı; açamayanlar
içinse hayal kırıklıklarının ilk durağıdır Haydarpaşa. Kadıköy'ün simgelerinden
biri ve Anadolu yakasının göz önündeki nadir tarihi eserlerindendir. Ünlü mimar
Vedat Tek'in 1915-1917 yılları arasında yaptığı çinili binasıyla Haydarpaşa İskelesi,
tarihi gara eşlik eder. Son yıllarda karayolu taşımacılığının sıklaşması ve uçak
firmalarının artık Taksim-Bakırköy taksi ücretine yolcu taşıyor olması, Haydarpaşa'nın
eski önemini azaltmış.
Değişimin eşiğinde...
Belki bundandır belki de şehrimizin gerçekten de beş yıldızlı otel ve alışveriş
merkezi ihtiyacı olduğundan son zamanlarda Haydarpaşa Garı yeni bir dönüşüm projesiyle
anılır oldu. Gündemdeki proje kapsamında liman ve gar bu bölgeden çıkarılarak
yerine iş ve eğlence merkezleri, gökdelen, yat ve kruvazör limanlarının olduğu
bir bölge haline getirilmesi planlanıyor.
Buharlı makinenin icadından beri oradaymış gibi durmasına rağmen Avrupa garlarının
arasında çok genç sayılabilecek olan Haydarpaşa Garı'nın tarihi sadece 100 yıl
öncesine dayanıyor. Dönemin Osmanlı Padişahı II. Abdülhamit tarafından 1906 yılında
yaptırılmaya başlanan ve iki yıl gibi kısa bir zamanda hizmete açılan Haydarpaşa,
adını da III. Selim'in paşalarından olan ve tahmin edeceğiniz gibi Haydar Paşa'dan
alır. Abdülhamit'e pek de şans getirmeyen Haydarpaşa Garı, hizmete girdiği yıl
padişah tahttan indirilmiştir. Temeline Alman ve İtalyan ustaların Lefke'den gelen
ilk taşı koymasından itibaren geçen tam 10 yıl boyunca, İstanbul'un başına gelenlerden
bu anıtsal gar binası da payını alır.
Birinci Dünya Savaşı yıllarında gar deposunda bulunan cephaneliğe yapılan sabotaj
sonucu binanın büyük bir bölümü zarar görür ve onarım sonucunda da bugünkü haline
gelir. İstanbul'un işgaliyle daha kurbanı yeni kesilen gar binası, işgal kuvvetlerinin
eline geçmiş ve 1925 yılında işgal kuvvetlerinin elinden alınmıştır.
Gar binası bundan sonrası için sadece İstanbul'a gelenlere ev sahipliği yapmamış;
yıllar yılı cepheye gidenlere, Aşkale'ye sürgüne gidenlere ve bu şehirde aradığını
bulamayanlara, gidip de dönmeyenlere, dönüp de bulamayacak olanlara, arkalarında
bu koca şehri bırakmadan önce koca duvarlarıyla son bir kez şahit olmuştur.
1100 adet ahşap kazığın üzerine inşa edilen Gar'ın atlattığı tehlikelerden neredeyse
en büyüğü ise 1997 yılında pencerelerinin PVC yapılmaya çalışılmasıdır. Neyse
ki o güne kadar tarihi eser statüsüne alınmamış olan Haydarpaşa son anda fark
edilip bu sayede kültür varlıklarımız arasına girmiştir.
Bir olay daha vardır ki 1979 yılında İstanbul'da olanların yüreğini hoplatan
Independente adlı tankerin patlamasıdır. Dönemin büyük vitray ustalarından Linneman'ın
yaptığı kurşun vitrayların neredeyse tamamı bu patlamada hasar görmüş, güneşli
günlerin öğleden sonralarında gara o muhteşem ışığı sağlayan vitraylar daha sonra
yeniden onarılmıştır.
Bugün sinema, dizi ve reklam filmi çekenlerin platosu da olan gar binası, son
dönemde Yılan Hikayesi, Aynalı Tahir gibi dizilerin de seti olmuştur. Haydarpaşa
Garı'nın kameralarla tanışması ise bugünün televizyon dizilerinden çok daha önce
Metin Akpınar, Zeki Alasya ve Kemal Sunal'ın başrolü paylaştığı 1974 yapımı Köyden
İndim Şehre filmi ile bir sinema ikonu olmuştur. 1970'lerin sinemasında önemli
bir yer tutan göç filmlerinde de plato olarak kullanılmıştır. Uzun yıllar ülkemizin
doğusu ile tek köprü olan Haydarpaşa TCDD'nin yurtdışı seferlere zamanla ağırlık
vermesiyle Tahran'dan Şam'a kadar olan hatta, gelen ve giden misafirlerine ev
sahipliği yapıyor. Doğu ile batı arasında köprü olma görevini de sürdürüyor.
'Gar gitti' diyene
Bir yıl içerisinde akıbeti belli olması beklenen gara gideyim, bir-iki piksel
fotoğraf çekeyim de ileride çocuklarıma Fatih Sultan Mehmet edasıyla "Bak babanın
ilk bu şehre adım attığı yer burası,'' demek istiyorsanız o kadar aceleci olmayın.
Özelleştirme alıştırmaları yapan Haydarpaşa'da elinizde fotoğraf makinesi baba
ocağında hatıra fotoğrafı çeker gibi gezmek çok da mümkün değil. Öncelikle ticaret
müdürlüğüne bir ödeme yapmanız ya da kim olduğunu asla öğrenemediğiniz birine
kamu yararına bu fotoğraf çekimini yaptığınızı, asla dizi çekimi yapmadığınızı
ve Aynalı Tahir'i de tanımadığınızı ispatlamak zorundasınız.
Buraya kadar prosedürü tamamladıysanız hemen fotoğraf makinesine sarılmayın çünkü
sırada sürekli izin belgenizi ve ticaret müdürlüğüne uğrayıp uğramadığınızı soran
özel güvenlik görevlileri var. Bir süre sonra güvenlik görevlileri de size alışıp
aralarında sizin eşgalinizle ilgili telsiz görüşmelerini bitirdikten sonra rahat
rahat fotoğraf çekimlerinizi yapabilirsiniz. Hele hele biz ayrılırken bayram tatilini
fırsat bilerek fotoğraf ödevini çekmek için gelen iki öğrenci yakalanmıştı ki
siz bu satırları okurken hala dert anlatıyor olabilirler.
Lokantanın dekoru değişmedi
Garın girişindeki tavuk dönercilerin ve çevredeki sahte Ayvalık tostu imalatçılarının
Haydarpaşa Garı'nın lojistik ihtiyacı karşılamadığı dönemde, yolcuların olduğu
kadar dönemin bohem sanatçıların da uğrak yeri olan Gar Lokantası, neredeyse garın
tarihine yakın zamandır değişmeyen dekoruyla hala hizmet vermeye devam ediyor.
Örneğin duvarlarında hala çiniler ilk günkü parlaklıklarında mekana renk katıyor.
Bazılarının bu şehrin ilk, bazılarının da son ekmeğini yediği lokanta, hala yolcu
olsun olmasın belki de şehirde ilk içtiği içkinin tadını unutamayanlar tarafından
gece gündüz dolu. Daha çok yolcuların tercih ettiği lokanta, her gar lokantası
gibi ciddi bir müdavim kadrosuna sahip. Özellikle tren düdüğünü, yağ kokusunu
unutamayanlar hala burada. Pencere kenarında tayini çıkmış memur, girişteki küçük
masada eve gitmeden içilen akşam rakısı, bütün "Ey İstanbul, sen mi büyüksün ben
mi?'' diyenler burada.
Giriş çıkış kapısı
Haydarpaşa'ya Karaköy ve Eminönü tarafından gelen vapur yolcularının kullandığı
ve Türk filmlerinden hatırladığımız deniz tarafındaki kapıda, sürekli bir hareket
söz konusu. Trenle evine ya da işine gidecek olanlar trene koşarken, aynı saatte
Doğu Ekspresi'nden inmiş, bir an önce "Neymiş bu İstanbul, görelim,'' diyen herkes,
büyük ama sadece bir kanadı açık bırakıldığı için darlaşmış kapının etrafında
telaş halindeler. Ancak kimsenin yüzünde yıllar önce Köyden İndim Şehre filminde
Metin Akpınar'ın yüzündeki "Bura nere?" şaşkınlığı yok. Kapınnın çıkışında ne
olduğunu bilen biliyor bilmeyen ise zaten televizyondan çoktan öğrenmiş.
'Fiyakalı gidelim memlekete'
Gar Lokantası'nın hemen yanında her zaman dolu koltuklarıyla gar berberi yer
alıyor. Memleketine gidecekler, yüzünden şehrin izlerini son bir kez burada sildirmeye
çalışıp biniyorlar trene. Limon çiçeği kokulu kolonya saçlara biraz jöle... Herkesin
derdi tek; memlekete İstanbul'u feth etmiş gibi dönmek. İstanbul'a ilk adımını
atanlarda fiyakalı görünmenin temiz bir yüz takınmanın derdinde; güzel kadın İstanbul,
belki onu beğenir de bağrına basar, diye.
Sabah Pazar